Onyedi yaşındasın
Kategori: Kültür-Sanat  |  Okunma: 2282  |  Puan: Henüz oy verilmedi  |  11 Ocak 2008

Onyedi yaşındasın

 

 

       Onyedi yaşındasın. Henüz bir şeyler yaşamamışsın, henüz acıyı tatlıyı birbirinden ayıracak denli büyümemişsin. Peki, nedir bakışındaki bu gizli, bu herkesten kaçan, bu saklı, bu bulutlu, bu sisli hüzün, nedir? Kızmışsın birilerine, ama tam bir kızgınlık değil, öfke değil, azıcık çatılmış işte kaşların. Sanki biri o anda sana dokunsa, sana bir şeyler söylese ağlayacaksın, gözyaşlarına hükmedecek çağda değilsin, süzülecek damlalar yanaklarından, kimseye aldırmayacaksın. Gülümser gibisin bir de, kime ve neye gülümsemek istediğini bilmiyorsun. İstiyorsun ama gülemiyorsun, ağzının kıyılarına kadar gelmiş kalmış tebessümün o saf şekli, utangaç ve kırılgan bir hilâl gibi.

      Saçlarını sağa doğru taramışsın, saçların sık ve temiz. Tarak kullanmayı sevmiyorsun daha. Yüzün, hafiften ince, uzun gibi, zayıfsın belli, belli tay gibisin yürüyüşte, koşar gibisin, engelleri kolayca aşar, taş merdivenleri çabucak çıkar gibisin. Daha da küçüktün, annen seni koştururdu bakır sinilerin etrafında erişte kesmeye başlamadan, bir an önce bitsin diye.

      Küçük ağzını kapatmışsın, konuşmaktan hoşlanmıyorsun, istiyorsun ki, gözlerin dile gelsin, hayâllerini, rüyâlarını gözlerin söylesin dursun. Uykudan yeni uyanmışsın sanki, gözlerindeki mahmurluk, yüzünün saflığına ve berraklığına düş pencereleri açmakta, sen bir rüyâya, bir rüyâdan bakıyor gibisin. Hayâl peşinde değilsin, bin türlü hayâl peşinde senin, hiç deniz görmemişsin,  bir deniz içindesin, denizi içmektesin.

     En çok geceyi sevmektesin, en çok ona seslenmektesin. Ne bir harf, ne bir kelime, şiir üstüne şiir düşmüştür ama kalbine. Işığın hiç sönmemiştir. Hayat, koyu lâcivert gökte ay ve yıldızlar, bir de annenin gözlerinden ibaret. Uykuyu yıldızlardan ödünç almışsın, kendi müziğin başlamıştır, yastık ıslanmıştır.

     Bir hafta önce deden ölmüştür, gözlerinin altında siyah bir çizgi belirmiştir, kimse bilmemiştir ne çok ağladığını, kimse duymamıştır hıçkırıklarını, bir sinemanın karanlık salonunda ya da evinizin yanıbaşındaki ceviz ağacının altında. Akşam eve girince, sadece annen sana bakmıştır ve buruk bir şefkatle gülümsemiştir, belki başını çevirmiştir, görünmesin diye gözlerinden düşen gözyaşı damlası, sen anlamışsındır ve dışarı fırlamışsındır, hür bırakmışsın gözlerini.

     Gün ışımıştır, saatler ilerlemiştir, okuldan yeni çıkmışsın, sevgiliyi beklemişsin sokak başında, karda kışta donmuşsun, yazın bunalmışsın sıcaktan, ama mum gibi beklemişsin, sevgili yanından gelip geçmiş, dönüp sana bakmamıştır, çekip gitmiştir, ne diyeceğini bilememişsin, ne yapacağını şaşırmışsın, böylece kalakalmışsın, başkasını hatırlamak istemişsin ama kimse gelmemiş aklına, halbuki bir dönüp baksa, bir gülse, bir gülümsese, dün gece anneannenin anlattığı masaldaki prensese ne kadar da benzeyecekti, onu sevdiğini, rüyânda gördüğünü nasıl da söyleyecektin, işte o an, nasıl da eriyecektin, nasıl da havaya, ışık huzmelerine, toz zerrelerine karışacaktın! Ama sana dönüp bakan, gülümseyen olmamıştır, koşa koşa ordan uzaklaşmış, bir kahveye sığınmışsın, kahveleri yeni adet edinmişsin, arkadaşınla buluşmuşsun, anlatmak istemişsin, arkadaşın oralı olmamıştır, masalın içinde yapayalnız kalmışsın, ezan okunmuştur, namaza koşmuşsun.

     Yarın olmuştur, günler birbirini kovalamıştır, sen yine beklemişsin, yine gülümsemeye çalışmışsın, yine konuşmuş düşlerin hayâllerin, yine baharın, sonbaharın içinden geçmişsin, gülü, yasemini, kırçiçeğini okumuşsun, yine sevmişsin, yine gizli gizli ağlamışsın, yine ezan okunmuştur, yine namaza durmuşsun.

                                                              Necat Çavuş                                                      


Bu Yazıyı Oylayın: 

Yorumlar

Henüz Yorum Yazılmamış