Güle bakacaksan, dikenlerden bir diken seç kendine
Kategori: Kültür-Sanat  |  Okunma: 2418  |  Puan: 9  |  03 Mart 2008
 
Güle bakacaksan, dikenlerden bir diken seç kendine

 

     Bir dağ başında, beş on aile ile birlikte yaşayan, Dünya’da olan bitenden hemen hemen habersiz bir insanın yirmidört saati; o, sabah güneşinin doğuşuna bakarken bir toprağa, bir ufka açılan gözlerindeki taze ifade, o, ikindiye, akşama kadar yapılacakların asla kabarık olmayan listesindeki maddeler huzur ve sükun içinde gerçekleşirken vücudunun yenilenişi, o, günışıklarını gönderip akşamı, sonra da geceyi teslim alırken ilk iş olarak göklerdeki aya, yıldızlara yönelme itiyadındaki ruhunun saffetini, evet, böyle bir insanı anlayabilir miyiz milyonların yaşadığı şehrin kişileri olarak, hatta kıskanabilir miyiz?

     Yoksa, Dünya nimetlerinden yeterince nasiplenmediğine hükmedip, onu da şeytanın kurduğu çarkın içine almak için kampanya üstüne kampanyalar düzenlemeyi çağdaş hayatın üstümüze yüklediğini sandığımız sorumluluk olarak mı sayacağız? Onu kendi halinde, tabiatın renkleri ve ışıkları içinde bırakmak, aya, güneşe ve yıldızlara terk etmek, kalbinin ve ruhunun sesini duyacak  kadar kendi dünyasının berraklığını yaşamasına izin vermek, bizim gibi ne kendine, ne başkasına, ne tabiata ve ne hayata ait, karmaşadan, o kirli yakuttan başka sermaye parıldatmayan kişilerin işine gelmiyor mu?

      İnsanların bir araya gelmesindeki rahmeti, bin türlü zahmete, bin türlü zulme, bin türlü gaddarlığa dönüştüren, zamanı ve mekanı insanın yabancılaşmasına, sahte gurbetine kucak kılan bir zaman ve mekan haline çeviren şey nedir? Çağ desek, insan desek, modernizm desek, felsefe desek, ne desek, sanki yetmiyor, yetmeyecek bu sorunun bizi ikna edecek cevabını vermek için.

       Öyle bir Dünya’da, öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, anlatmaya çalışsak uygun kelime bulmak imkansız, o kadar kalp ve ruh âleminden uzak, o kadar insanın özünden ve yaratılışından uzak, o kadar insanın kendinden uzak.

       İnsan, nasıl olur da kendi kaderinin izini sürmekten, istediğinde tabiatın içinde mesela bir kırçiçeğinin   mimarisinde hayretini beslemekten, istediğinde gökteki bir yıldıza sırrını söylemekten, evet, nasıl mahrum bırakılır? İnsanın kendine ettiği bir zulüm değil midir bu?

       İnsan nefsinin icad ettiği kalabalık eşya içinde debelenip durmanın o aldatıcı keyfinde ve her biri ruhumuz için ardında bir uçurum saklayan göz alıcı perdelerin melteminde, nereden gelip nereye gideceğimizi, tek kelimeyle, kaderimizi gaflete teslim etmek midir mutluluk dedikleri şey? Yoksa, anbean koyulaşan ,  koyulaştıkça gürültüler içinde sessizleşen, dilsizleşen yalnızlığı unutmak mıdır, ocaktan kovmak mıdır mutluluk?

       İnsanın hasretini çektiği şeyler, onun istikametini de belirler. İman, bu hasretle sendeler ya da sağlamlaşır. Aslında insanın önüne konulan yol, gittikçe genişler, yaşadıkça açılır, ışıklanır. Ama dar sokaklarda nefes tüketip kaybolmak, çıkmaz yokuşlarda terlemek insana cazip gelir. Çünkü orada oyunlar vardır. İnsanı yaratılış hikmetinden koparan, tabiattan ve göklerden düşüren, zaman ve mekan ötesinden uzaklaştıran oyunlar…

      Ebediyeti, solan ve kuruyan ve düşen bir sonbahar yaprağında yitirir. Bu, ümitsizliğin imanı, kalbi ve ruhu teslim almasıdır. ‘Sonrası yok’ deme bataklığına gömülme törenidir adeta. Öyle tatlı kurulmuş ki tuzaklar, sen bir güle bakacak olsan, dikenlerden bir diken seçtiğinin, ruhunu kanattığının farkında bile olmuyorsun.

      İyisi, imanın ve Allah’a teslim oluşun içimizde yükselttiği dağa kurulmak ve bu dağın kartalı olmak ve âleme öyle bakmak..

      Bak, nasıl anlaşılır insanın bir hâtıradan  ibaret olmadığı.

 

                                                                                              Necat Çavuş


Bu Yazıyı Oylayın: 

Yorumlar

Henüz Yorum Yazılmamış


Yorum Yazın
İsim:


E-Posta:


Mesaj:
       
       
       
       
Kalın | İtalik
Altçizgili | Link