Geri Kalmışlığın Teorisi
Kategori: Siyaset  |  Okunma: 4397  |  Puan: Henüz oy verilmedi  |  15 Kasım 2006

Geri Kalmışlığın Teorisi

 

Müslümanlar neden geri kaldı” sorusuna yanıt arayanlar, bu kadar büyük bir olayı, nedense bireysel faktörlerle açıklamaya çalışıyorlar. Tarihin her döneminde yaşanan oluşma, gelişme, duraklama ve çöküş süreçleri, tekerrür eden kaçınılmaz sonlardır. Bunu bir-iki tarihi şahsiyetle açıklamak zihin tembelliğinden başka bir şey değildir. Örneğin; Gazalî bir risale yazdı, felsefeyi eleştirdi, Müslümanlar da onu zaman kaybetmeden okudular ve Gazalî’ye hak verdiler. Dolayısıyla Müslümanlar geri kaldı... gibi. Tarihe böyle yaklaşanlara göre Gazalî olmasaydı veya farklı görüşte olsaydı, her şey çok farklı olacaktı...  

 

Bir okul içinde bile olması imkansız koşulları, tüm İslam dünyası ve Müslümanlar için bir olgu gibi tanımlamak, yüzyıllara ve milyonlara sığmayan bu denli büyük olayı açıklayamazlar. Bu görüşte ısrar edenler sadece kendilerini ve niyetlerini birçok açıdan ele vermiş olurlar...

 

Eski Yunan, Roma ve Batı tarihinde olaylar ve gelişmeler “ekonomik ve sosyal koşullar”la birlikte açıklanırken, nedense söz konusu Doğu toplumları olunca, olaylar ve gelişmeler “zihniyet” problemi olarak ele alınır. Bununla da kalınmaz, bir aktör yaratılır, bu bazen bir sultandır, bazen de dini lider. Belirleyici olan ise ya bir buyruk, ya da fetvadır!   

 

MİTOLOJİK ÇA?IN KOŞULLARI

Ama konu Eski Yunan, Roma ve Batı’ya gelince.. İnsana ve tarihe yaklaşım değişir. Her şey biraz daha aklileşir ve anlaşılabilir hale gelir. Aktörler ve fetvalar, yerini ekonomik ve sosyal olgulara bırakır. Örneğin, küçük toprak sahipleri olur, birileri bunları faizle borçlandırır, ödeme güçlüğü çekildiğinde ise eski borçlar, yeni borçlarla ama daha ağır koşullarla ertelenir, zaman geçtikçe borçlar ödenemez hale gelir ve toprağa el konur. Borç fazla ise alacaklıya köle olunur. Bir süre sonra küçük toprak sahiplerinin mülkleri, küçük bir azınlığın eline geçer ve büyük toprak sahipleri sınıfı oluşur…

 

Bol miktarda toprak ve köle sahibi olan toprak aristokrasisi, eğlenmek için şatolarında fanteziler kurarlar. Sıkıntı hat safhaya çıkar. Çünkü yapacak işleri kalmaz; her şeyi yapan fazlası ile köleleri vardır. İnsan avına çıkılır, korsanlık yapılır, olmadık savaşlar çıkarılır… Sıkıntı eksik olmaz, o daimdir...

 

Ama ozanların yerini alacak kimse yoktur. Çünkü aristokrasi akıl dışı fanteziler yanında, aynı zamanda hikaye meraklısıdırlar. Mitolojinin her türlüsünü ödüllendirirler. Şatolarda dalkavukluğun sınırı yoktur. Mitolojik öyküler müzik eşliğinde şiirsel bir dille sunulur. Dünyanın birçok yerinden toplanan değişik konulu öyküler, masallar, destanlar, kurgular, Yunanlı gezgin ozanlar tarafından şato ortamında dalkavukluğun sınır tanımaz becerileri ve sanatın etkileyici dili ile bütünleşince aristokratik ailelerin her biri, ayrı bir “yarıtanrı” olur.

 

Ozanlar, birbirleri ile kavgalı, yenen ve yenilen yarıtanrı kahramanlarını imalı dille aristokrasiden seçerler.. Ödülü bol hikayeler zengin toprak sahiplerinin kibirli gururlarını okşarken, ozanlara da bol kazanç sağlar.. 

 

FELSEFÎ AKLIN KOŞULLARI

Eski Yunan sitelerinde yaşam toprak sahipleri ve kölelerin uğraşından ibaret olduğu söylenemez. Tüccarlar da vardır. Dünyanın her yerinden, ulaşabildikleri pazarlardan aristokrasiye satacakları bir şeyler ararlar, bu arada alınıp satılacak birçok ürün tanırlar, bir kısmını sitelerde, bir kısmını da gidip geldikleri ülkelerde ve pazarlarda satarlar. Böylece geç fark edilen bir zenginleşme, hızla büyümeye ve etkinleşmeye başlar.

 

Büyüyen servetlerinin bir kısmını, büyük toprak sahiplerine borç veren tüccarlar, diğer kısmı ile de ticaretlerini yapmaya ve daha da güçlenmeye devam ederler. Üç beş kuşak önce küçük toprak sahiplerini faizli borçlarla yoksullaştıran büyük toprak sahipleri, rehavet yıllarında, bir çok neden sıralanabilir ama önemli değil, aynı yöntemle, bu defa kendileri tüccarlara borçlanır hale gelirler.. Çok geçmez, tüccarların içinden bir kısım zengin, sadece tefecilikle, para ticaretiyle bu insanları sömürmeye başlar. Borçlar ve faizler artınca, toprak aristokrasisi alıştıkları aşırı israftan vazgeçemezler, daha çok borçlanırlar.. Ödeme güçlüğüne düşünce de kölelerine yüklenirler, onları daha çok çalıştırmak isterler ki, borçlarını ödeyebilsinler. Fakat bu da mümkün olmaz; çünkü doğada faizi ödeyecek bir yasa yoktur, sıra mülkiyetlerin el değiştirmesine gelir.. Fakat bu da kolay olmaz. Bu aşamada aristokrasi kabalaşır; güç kullanmaya yeltenir..

 

Zamanı gelmiştir.. Neyin zamanı derseniz hürriyet, eşitlik, adalet, demokrasi… gibi sloganların zamanı gelmiştir. Kölelerin de buna çok ihtiyacı vardır! Bankerler zor koşullarda çalıştırılan umutları tükenme noktasındaki büyük köle kalabalıklarını bu sloganlarla efendilerine karşı kışkırtırlar.. Ne olursa ondan sonra olur.. İktidar el değiştirir.. Kölelerin toprak sahiplerine olan borçları affedilir; bankerlerin alacakları ise bakidir. 

 

Toprak aristokrasisi gider, yerine, tüm zenginliğin sahibi tüccarlar ve az sayıdaki bankerler gelir. Kölelik ise yurttaşlıkla yer değiştirir; fakat, çalışma koşulları fazla değişmez. Demokrasi halk çalışırken işletilir, dolayısı ile oy kullanan yine bir azınlıktır… Hürriyet, eşitlik, adalet, demokrasi… gelmiştir, efendiler değişmiş, halkın durumu ise değişmemiştir. Toprak aristokrasisi gitmiş, ticaret ve sermaye burjuvazisi gelmiştir.

 

Eski Yunan’da mitolojinin yerini felsefenin almasına gelince.. Toprağa bağlı yaşamın efendi ve köleleri sevgilerinde ve zulümlerinde duygusaldırlar; rasyonaliteden ve pragmatizmden, hoşgörü, geniş kültür ve görgüden ise yoksundurlar. 

 

Oysa tüccarlar böyle değildir. Özellikle uluslar arası ticaret yapanlar hiç değildir. Yaşadıkları toplumdan oldukça farlı koşullarda, çok ilginç mal ve hizmet çeşitleriyle karşılaşırlar.. Ayrıca birbirinden ilginç bilgi, din, sanat, felsefe ve yönetim biçimleriyle tanışırlar.. Mesleki alışkanlıklarının bir gereği olmalı ki, rasyonelliği ve pragmatizmi reflekse dönüştüren bu insanlar, mal alım satımı ile servetlerine servet katarken, bilgi birikimi oluşturmayı da ihmal etmezler.

 

Tüccarların ve bankerlerin etkinliği ile beraber toprak sahiplerinin ödüllendirdiği mitolojik ve akıl dışı olağanüstülüklerin sunulduğu sanatlar, yavaş yavaş etkinliğini yitirirken, yeni bir uğraş popülerleşmeye başlar. O da felsefedir.

 

İyonya’da tüccarların başlattığı felsefe, çok geçmeden Yunan sitelerine de yayılır ve geniş bir çevrenin yoğun bir ilgisi ile karşılaşır. Mitoloji, toprak köylülerinin ve kölelerinin ilgisini bir süre daha çekerken, ticaretin etkisi arttıkça felsefe çok daha geniş bir alanda tartışılmaya başlar.

 

Mitoloji toprağın ve duygusallığın; felsefe ise rasyonelliğin ve ticaretin türevi olarak tarihe geçer.

 

İSLAM UYGARLI?I’NIN OLUŞUMU

İslam Uygarlığı’nı oluşturan temel öğe, Arap Yarımadası’nın ekonomik ve sosyal yapısındaki büyük değişimde aranmalıdır. Yarımada’da yaşayanlar yüzyıllarca çok yakınlarında oluşan Mezopotamya, Mısır, İbrani, Yunan, Roma gibi uygarlıklarla bazen çok yakın, bazen de teğet ilişkiler kurmuşlar; fakat, İslam’a kadar yeni bir sentez yaratacak gelişme gösterememişlerdir.

 

Davut Peygambere kadar daha az ticaret, daha çok tarım hayvancılık yapan Araplar, Davut Peygamberin aracılığı ile Fenikeli tüccarlarla işbirliği yaparak o zamanların dünya ticaret sistemine entegre olmuşlardır. Bu tarihler yaklaşık M.Ö. 1.000 - 950 yıllarıdır.

 

Tarihsel dönemleri genel olarak ele alırsak Arapların ticaretle iştigallerini üç döneme ayırabiliriz:

 

-Birincisi Tevrat’ın da belirttiği gibi Yusuf(AS)’dan önce başlamış olan Arabistan – Hindistan ve Arabistan - Mısır ticaretidir ki buna kısmen Mısır’ın tedarikçiliği gözüyle bakabiliriz.

-İkinci aşama Arabistan - Fenike ticaret antlaşmasıdır. Bu antlaşma ile Araplar dünya ticaret sistemine katılmışlardır. 

-Üçüncü aşama ise Roma’nın Ortadoğu’ya egemen olduğu dönemdir ki, bu dönemde Araplar, herhangi bir ortağa veya yol göstericiye gerek duymadan, geniş bir coğrafyadan Yarımada’nın ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri ticareti kendileri yapabilmişleridir.

 

Bu kısa ayrımlara göre bir tahminde bulunursak Araplar, Muhammed(AS)’e gelinceye kadar dünya ekonomisi içinde yaklaşık 2000 yıllık bir ticaret tecrübesi kazanmış olduklarını söyleyebiliriz.

 

Tarım ve hayvancılık ekonomisi devam ederken ticaretin gelişmesi Arap karakterinde bir farklılık yaratmıştır. Duygusal düşüncenin rasyonel ve pragmatik bir karakterle sentezlenmesi Yarımada’da yeni bir kimlik oluşturmuştur.

 

İlk Müslümanların gördüğü tepkiyi anlatan tarih yazımlarında abartı var mıdır, sorusunu başka bir yazıda tartışmak daha yerinde olur. Ama Muhammed(AS)’in başlangıçta gördüğü tepkinin kısa bir süre sonra radikal bir benimseme ile sonuçlanması, yine bir tüccar karakteri ile açıklanabilir. Kısaca söylemek gerekirse, ilk Müslümanların ve yayıcı önderlerin çoğunun tüccar olması, tarihin en önemli olaylarından biridir.

 

Muhammed(AS)’in de iyi bir tüccar olduğu düşünülürse, Kur’an dışındaki İslam’a ilişkin tüm değerler, onu yorumlayan ve yaşama aktaran insanların ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel alışkanlıklarının etkisi ile oluşmuştur. Çünkü Kur’an her zeka, bilgi ve gelişmişlik düzeyine hitap eden ve her düzeydeki insana yaşamını düzenleyebilecek doğrular sunabilen ilahi bir kitaptır. Bu sanıldığı gibi bir inanç önermesi değildir; aksine İslam Uygarlığı bu tezin en açık kanıtıdır. 

 

İslam Uygarlığı, Arap Yarımadası’nın ekonomik ve sosyal yapısında doğmuş, zamanla üç kıtanın bütün birikimleri ile sentezlenerek olgunlaşmıştır. Uygarlığı oluşturan bütün kurumlarda, eski uygarlık kalıntılarının her birinden izler bulmak mümkündür; fakat, hiçbiri olduğu gibi alınmamıştır, bunların hepsine yeni sentezin damgası egemendir.

 

İslam’ın Arap Yarımadası dışına taşmasında, askeri başarıların önemi fazlası ile öne çıkarılmaktadır ki, bu doğru değildir. İslam tarihi iyi okunduğunda görülecektir ki, İslam’ı üç kıtaya yayan gerçekte Müslüman tüccarlardır[1][1]. Daha önemlisi ilk dönem İslam alimleri de tüccardır. Hem ticaret yapan hem de bilgi toplayan Müslüman tüccarlar, aynı zamanda örnek yaşamları ile de İslam’ın hızla yayılmasına öncülük yapmışlardır.

 

Müslüman tüccarların İslam’ı yayma başarısı iktisat tarihi açısından ele alınmadığından, bu olayların önemi tam olarak kavranamamıştır. Askerin gitmediği topraklarda, yeni bir din yayan bu insanlar, İslam Dini’ni sevgi dini şeklinde değil; o insanları temelden değiştiren inançlar ve kurallar bütünü olarak tanıtmışlardır.

 

Müslüman tüccarın diğer tüccardan farkına gelince.. İslam Dini ticaretin fazlası ile yararlandığı faizi, İslam’ın 21 veya 22. yılında yasaklamıştır. Bu yasak, Müslüman tüccarı dünyadaki benzerlerinden çok farklı kılmıştır. Yani faizsiz ve sömürüsüz ticaret, üç kıta için yeni bir olgu olduğundan, ticaret değişen ve değiştiren ve aynı zamanda da İslam Uygarlığını oluşturan ana faktör olmuştur.

 

İSLAM SANAYİ DEVRİMİ OLDU MU?

Müslümanlar din, kültür ve uygarlık ayrımı yapmadan ulaşabildikleri her türlü bilgiyi anlamaya çalıştılar. Sonra Kur’an açısından kritik ettiler, ilgilerini çeken konularda yenilikler yaparak geliştirdiler. Bu genel açıklama içerisinde fen bilimleri ve felsefeyi biraz daha öne çıkardıklarını söyleyemeyiz.

 

Felsefe teorik ve rasyonel bir çabadır, halka indirgenmesi veya günlük yaşama aktarılması zordur. Ama fen bilimleri böyle değildir. Örneğin, tıp ve eczacılık, o günlerde deney ve gözlemin, araştırmaların önemli konularından olmasına rağmen Müslümanlar, Batı’da olduğu gibi doğaya ve insana bakışlarını yansıttıkları bir teknolojiyi geliştiremediler; neden[2][2]?

 

Teknoloji için gerekli matematik ve fen bilimler şaşırtıcı bir gelişme göstermesine rağmen teşvik tıp, eczacılık ve ibadetlerin periyodik takvimini belirlemekte kullanılan astronomi gibi alanlarda yapıldı. Bakırın altına dönüştürülmesi çalışmaları ise dolaylı olarak kimyayı geliştirdi.

 

Oysa teknoloji dediğimiz olgu, yaşamı kolaylaştırmaya dönük pazarlanabilen bir üründür. Dünyanın her döneminde insanlar tasarı düzeyinde teknolojiyi düşünmüşlerdir ama onu uygulayacak finansmanı bulmak her araştırmacıya nasip olmamıştır. Bulanların bir kısmı araştırma düzeyinde başarısız olmuş, bir kısmı da ürettikleri teknolojiyi satacak pazar bulamamıştır.

 

İslamiyet, gümrük vergilerini bile devletin asli gelir kaynakları arasına almadığı için ticaret; faiz yasağı ve sermaye vergisi dışında herhangi bir engelle karşılaşmamıştır. İktisat tarihine bakıldığında tarihte ticaretin bu kadar serbest olduğu bir dönem görülmemiştir. Buna rağmen toprakları ele geçirip köylüleri köleleştirecek, sultanları borçlandıracak, savaşları finanse edecek ve rejimleri değiştirecek bir zengin sınıfı oluşamamıştır. Çünkü faiz yasağı ve sermaye vergisi hiçbir tüccarı Eski Yunan’da, Roma’da ve Batı’da olduğu gibi otorite yapamamıştır. Dolayısıyla pazarlanabilecek endüstriyel ürün tasarımına ve denemelerine ciddi finans desteği sağlayacak zenginler yetişememiştir.

 

Batı’da olduğu gibi siyasi otorite ile tüccarlar arasında ciddi sorunlar yaşansaydı, en etkin oldukları başlangıç dönemlerinde siyasilere karşı bir güç oluşturmaya çalışırlardı. Oysa gelişmeler bu yönde olmadı, siyasiler o günün koşullarında dünyanın en düşük vergilerini alıyorlardı ki, bu da tüccarlar için bir avantajdı.

 

Bir başka açıdan şunu da söyleyebiliriz, ticaretin önünde yani daha kârlı ticaret yapamamanın önünde siyasi veya toplumsal bir engel yoktu. Zaman zaman uygulanan gümrük vergilerinin oranı ise %10’u geçmiyordu. O da her ülkeye uygulanmıyordu.

 

Eğer tüccarlar gelişmelerinin önünde faiz yasağı dışında bir engelle karşılaşmış olsalardı, mutlaka aralarında bir örgütlenme, dayanışma, engelleri aşıcı stratejik güçler oluşturma yarışına girerlerdi. Bu olmayınca geriye bir tek şık kalıyordu: Bilim adamının merakını finanse edecek bilim düşkünü tüccarları bulmaktı.

 

Abbasiler döneminde sarayın bilimsel faaliyetleri finanse etme ve görüşler arasında taraf olma günlerine gelindiğinde, gerçekte henüz teknolojiyi yaratacak ilmi birikim tam olarak oluşmamıştı. Bu koşullarda teknolojik bir devrim yaşanabilir miydi diye bir soru yöneltiliyorsa buna kolaylıkla “Evet!” diyemeyiz. Çünkü teknolojiyi doğuracak ilmi araştırmalar ve buluşlar devam ediyordu ama yeterli olgunluğa ulaşamamıştı. Bir, belki de iki yüz yıl daha beklemek gerekiyordu ama ne yazık ki, siyasilerin bilimsel araştırmalara müdahil olması gelişmelerin yönünü değiştirdi.

 

Müslüman orduların fethettikleri topraklar kontrol edilemez kadar genişti. Çünkü bu geniş coğrafya tek bir siyasi irade tarafından yönetilmeye çalışılıyordu. Sarayın vergi ve ganimet gelirleri çok fazlaydı. Bu nedenle fetih ve ganimet arzusu zayıflamaktaydı. Siyasi mücadeleler de zayıflamıştı. İslam’ın yarattığı ekonomik, sosyal, siyasal, dini ve bilimsel çabaların yarattığı refahın nasıl bir gelişme göstereceğini tasavvur ederken, bir sultanın can sıkıntısını nasıl gidereceğini de düşünmek gerek. 

 

Acaba saray, bilimsel etkinliklere katılmaya iki yüzyıl sonra katılsaydı yani ticaretin finanse ettiği çalışmalar biraz daha devam etseydi sonuç faklı olur muydu, sorusu ne yazık ki sorulamamaktadır.

 

İslam tarihinin ilk döneminde ticaretin ve tüccarın belirleyici ve yönlendirici etkisi, bir süre sonra yerini saraya bırakmıştır. Siyasi mücadelelerin kısmen zayıfladığı Abbasiler döneminde saray dinî, felsefî ve bilimsel tartışmalara ilgi göstermiş, finanse etmiş, bir süre sonra da tartışmalarda taraf olmuştur. Tüccarın liberal, rekabetçi, tutumlu, rasyonel ve pragmatik karakterinin yerini; istikrarcı, otoriter, müsrif, duygusal ve kaba bir karaktere bırakmıştır. İlk dönem ilim adamlarının uzak durmaya çalıştığı bu karakter, zamanla topluma ve uygarlığa egemen olmaya başlamıştır.

 

 

DURAKLAMA TEORİLERİ VE GAZALÎ FAKTÖRÜ

İslam Uygarlığı’nın doğuş dönemlerinde Müslümanlar farklı düşünceleri büyük bir açlıkla benimseyebiliyorlardı. Çünkü karşılaştıkları her yeniliği sentezleyecek yöntemleri vardı. Fakat 11. yüzyıla gelindiğinde paradigma doyma noktasına ulaşmıştı. Sorun yeni yöntemin yaratılamamasıydı ama çok geç anlaşıldı.

 

Büyük bir bilgi birikimi vardı; fakat sonuçlar bildik çıkıyordu. Başlangıçta bilgiye duyulan aşırı açlık, sonraları tokluğa dönüştü. Felsefenin gereksiz görülmesi veya “faydasız ilimden Allah’a sığınırım” sözleri bu dönemde yaygınlaştı.

 

İşte Gazalî de bu dönemin insanıdır. Yani “faydasız ilimden Allah’a sığınırım” sözünün kabul gördüğü bir dönemin hem de yenilikçi bir alimidir. O’nun hakkında söylenenlerin çoğu, gerçeği yansıtmaz. Çünkü Gazalî muhafazakarlıkla suçlanmıştır ki, bu doğru değildir.

 

Gazalî, ilimlerde duraklamanın olduğunu ve sorunun yöntemden kaynaklandığını görmüş ve bunu “el-Mustasfâ” adlı yönteme ilişkin kitabında geniş bir şekilde anlatmış ve bazı çözümler de göstermiştir. Özellikle içtihadın, yani yeni çözümler için araştırma yapmanın ve yaratıcı görüşlere ulaşmanın kolay olduğunu anlatan özel bölümler yazmıştır. Gazalî “el-Mustasfâ”da ortaya koyduğu yöntemi izleyerek yenilik yapmayı kendisi de denemiş; fakat, başaramamıştır. Çünkü kurmaya çalıştığı yöntem yeni değildi, elde ettiği sonuçlar da bildik türdendi.

 

Eğer Gazalî sanıldığı gibi tüm İslam dünyasını yüzyıllar boyu etkileyen bir otorite olsaydı İslam felsefesinin veya uygarlığının duraklamasını Gazalî bağlamında tartışabilirdik. Oysa böyle bir durum söz konusu değildir. Gazalî kendi çağında ve sonraki yüzyıllarda Peygamber gibi referans alınan bir kişi olmadığına göre, eleştirel görüşleriyle felsefesinin gelişmesini önleyemezdi.

 

Kurumsal etkiler kişisel faktörlerden daha etkilidir. Bu nedenle İslam tarihinde yaşananların ekonomik, sosyal ve kurumsal açıklamaları daha önemlidir. Olayların bazen aktörlerle açıklanmaya çalışılması bu tezi yanlışlamaz. Örneğin, İskender’in Doğu Seferinin, Yunan toplumunun içini boşalttığını, enerjisini tükettiğini ve uygarlığın duraklama ve gerilemesinin ana nedeni olduğunu söyleyebiliriz. İskender bir aktördür, bunu inkar edemeyiz ama bu seferi gerekli kılan koşulların İskender’in iradesi kadar ekonomik, sosyal ve siyasal nedenleri de vardır.

 

Gazalî faktörü de böyledir. Eski Yunan Uygarlığı, siyaset kurumunun etkinleşmesi ile duraklama ve gerileme dönemine girmiş, Hıristiyanlıkla da çökmüştür. İslam Uygarlığı da siyaset kurumunun etkinleşmesi ile duraklamış ve gerileme dönemine girmiştir; Batı Uygarlığının yayılmasıyla da çökmüştür.

 

Gazalî, bu duraklama döneminde üzerinde çok konuşulan bir şahsiyettir. Felsefeye karşı takındığı eleştirel tutum, felsefenin gözden düşmesine neden olduğu söyleniyorsa, bu doğru değildir. Ama Gazalî’nin kurumsallaştırdığı bir yanlış vardır ki, o da gündeme gelmiyor:

 

Siyasal mücadelelerin bilimsel çalışmaları zedeleyeceği gerçeği, sahabeler döneminde açıkça görüldüğünden ilim adamları olabildiğince saraydan ve onun uzantısı kurumlardan uzak durmaya çalışmıştır. Abbasiler döneminde başlayan siyaset - bilim yakınlaşması, bir süre sonra bilimin aleyhine işlemeye başlamıştır. Çünkü Abbasi halifeleri, hem bilimi desteklediler, hem de tartışmalarda taraf oldular. Bu da alimleri rahatsız etmiştir.

 

Nizamiye Medreseleri siyasal iktidar tarafında kurulmuş ve finanse edilmiştir. Gazalî, Nizamiye Medreseleri’ne hoca bulmakta zorluk çeken iktidarın görev teklifini kabul ederek kurumsal anlamda bilimin, siyasetin emrine girmesini onaylamış oluyordu. Bu görevi kabul ettiği için de dönemin ilim çevrelerinden tepki görmüştür.

 

Bunda ne var ki!” denebilir. Doğru, ne olabilir ki! Bu tepki bile, maaşla çalışan akademisyenlerin konuyu anlayamayacaklarını yeteri kadar göstermektedir. Hele Kemal Gürüz’ün anlaması ise hiç mümkün değildir.

 

Özet olarak şunları söyleyebiliriz ki, İslam Uygarlığı’nın yapısında birçok kültürün ve eski uygarlığın izlerini bulmak mümkündür; fakat, İslam Uygarlığı hiçbirinin aynısı ve tekrarı değildir. İslam Uygarlığı yeni bir sentezdir. Mezopotamya, İbrani ve Hıristiyan Roma uygarlık geleneğinin devamıdır. Bununla beraber Mısır, Hint, Eski Yunan ve Pagan Roma uygarlıklarından etkilenmiştir. Bu etkiler bilimin ve felsefenin bütün alanlarında görülebilir. Fakat hiçbir bilim, alındığı gibi kalmamıştır, hepsi mutlaka bir gelişme göstermiştir. Zaten uygarlığı oluşturan temel neden de bu yeniliklerdir.

 

Öyle değil mi?

 

 

[3][1] Hatta Sa’d b. Ebi Vakkas gibi savaşların başarılı komutanları bile iyi bir tüccardır. Bu nedenle savaştaki başarılarda bile tüccar tavrın, yani rasyonel ve pragmatik karakterin rolü unutulmamalıdır.

[4][2] “İslamî teknoloji” demeye gerek olmayabilir ama Batı teknolojisi evrensel değilse ve aradaki farkı da belirtmek gerekiyorsa bir şeyler söylemek gerekiyor sanıyorum.


 

 

 

 


Bu Yazıyı Oylayın: 

Yorumlar
Hüdai ÇAKMAK [ 08 Ekim 2010 10:59:25 ]

                      -Evrimleşen Tek Şey Bilimdir-



                                       BİLİM Mİ, EVRİM Mİ?

      Evrim teorisinin kanıtlanması (her ne kadar evrim teorisi ta-raftarları evrimin kanıt gösterilmesine gerek olmayan açık bir gerçek olduğunu kabul etseler ve buna inansalar da) evrim teorisi taraftarlarının en büyük idealleridir. Gerçekte onları evrim teorisinin kanıt gösterilmesine gerek olmayan açık bir gerçek olduğu inancına iten neden bu konudaki başarısızlıkları, teoriyi destekleyen bilimsel hiçbir kanıtın bulunamamasıdır. Taraftarları bir bakıma kanıtsızlığı kanıt olarak göstermeye ça-balamakta bu yolla teorilerini yaşatmaya çalışmaktadırlar.
       Taraftarlarının bu sakat mantığına göre evrim teorisi öylesi-ne açık bir gerçektir ki bilimsel kanıtlarının bulunamaması ilerde bulunmayacağı anlamına gelmez. Evrimin kanıtları ilerde nasıl olsa bulunacaktır. Bu nedenle kanıtsızlığa rağmen evrimi bir gerçek kabul ederek varsayımları bunun üzerine kurmanın herhangi sakıncası yoktur. Onlara göre yoktur ama bilim bunu kabul etmemektedir.
      Görüleceği gibi evrimci çalışmalar kanıtlardan çok kanıtsızlı-ğa dayanan bu sakat mantık üzerindedir. Bir bakıma evrim teo-risi taraftarları binanın temelini atmadan çatısını kurmaya çaba-lamaktadırlar.
      Tanınmış bir gazetemizde 3 Eylül 1999 tarihinde yayınlanan Evrimin Formülü Bulundu başlıklı haberde üç Fransız araştır-macının çalışmalarından bahsediliyor, evrim nasıl gerçekleşiyor sorusuna cevap arayarak ortaya matematiksel bir formül koy-dukları bildiriliyordu.
      Haberde yapılan çalışmalarda hâkim olan görüş ise yukarda bahsettiğimiz mantığa uygun olarak (bilimsel kanıtsızlıklara rağmen) evrimin bilimsel bulgular tarafından ispatlanmış kesin bir gerçek olduğu, geriye sadece formülünün keşfedilmesinin kaldığı yönündeydi. Diğer ifade ile semer bulunmuş, eşek aran-maktaydı.
       Bir bakıma (nasıl olmuşsa) çatı kurulmuştu, bu çatıya bir temel bulunacaktı.
      Bu formül ve diğerleri önce evrimi mutlak bir gerçek olarak kabul eden, sonra da bu kabul üzerine senaryolar yazan araştır-macıların ürünüdür.
      Örneğin bu kişiler insanın maymunlarla ortak bir atadan gel-diğini (bu varsayımı destekleyen hiçbir bilimsel kanıt olmadığı halde, kanıtların daha sonra bulunacağını varsayarak) bunun yadsınamaz bir gerçek olduğunu peşinen kabul etmekte, sonra insan ile maymunlar arasındaki farklılık ve benzerlikleri hesaplayıp kıyaslamakta, son olarak da bu bilgileri evrim kural-larına uygun olarak yorumlamakta, sonuçlarına göre yeni for-müller, varsayımlar üretmekte ortaya çıkardıklarını inkâr edile-mez gerçekler gibi ortaya sürmekte, daha da kötüsü bunu kendileri de inanmaktadırlar.
      Fakat bir gerçeği (her ne kadar evrim teorisi taraftarları unut-salar bile) unutmamak gerekir. Bu gerçekte evrimin yaşandığı konusunda hiçbir bilimsel kanıt olmamasına rağmen yaşanma-dığı konusunda sayısız kanıt vardır.
      Hayal ürünü, bilimsel kanıtlara dayanmayan varsayımlar üretmek gerçekte çok kolaydır.
      Her insan böyle varsayımlar üreterek tıpkı Charles Darwin gibi; bu varsayımlarım her ne kadar pek çok çelişkiler içerse de; bilime, akla, mantığa ters düşse de gerçek olduklarına gönülden inanıyorum ama henüz bilimsel kanıtlarını bulamadım. Zaman içinde bulunacağını umuyorum. Nasıl olsa günün birinde kanıt-ları bulunacağından siz bu varsayımlarımı gerçek olarak kabul ediniz diyebilir.
      Bir insan ortaya çıkıp, yer sarsıntıları dünyayı karıştırmak isteyen çok gelişkin uzaylı canlıların uzaktan kumandayla oluş-turdukları provokatif olaylardır diye bir varsayım ortaya atabi-lir. Sonra elinde her hangi bir bilimsel delil olmadan ya da Drake denklemi gibi şüpheli varsayımları kesin delillermiş gibi kullanarak uzaylıların var ve akıllı olduklarından, akıl almaz teknolojilerinden, ne kadar güçlü olduklarından, yakında dünyayı işgal edeceklerinden, insanları kendi türlerine evrimleştireceklerinden, gezegenlerine götüreceklerinden….. Bahsedebilir. Bu konuda daha başka deliller istendiğinde bu tür deliller elimde henüz yok ama çok yakında ortaya konulacaktır denilebilir.
      İnsanın hayal gücü sınırsız olduğundan bu varsayımını yine hayal gücüyle ürettiği başka varsayımlarla destekler ve bu var-sayımları gerçeklerinin yerine kanıt olarak ortaya koyabilir.
      Tarih boyunca bu tür hiçbir bilimsel kanıtlara dayanmayan sonunda birer hayal ürünü oldukları anlaşılan varsayımlara ina-nan, bu yolda servetlerini ve hatta hayatlarını harcayan nice in-sanlar görülmüştür. Bu gerçekte insanların ne kadar kolay alda-nıp yanılabildiklerinin bir başka boyutudur.
      Görüleceği gibi gerçekte bir safsata olan hayali bir varsayımı (Evrenin Dünyamızdan başka bir yerinde yaşamın olup olmadı-ğı kanıtlanamamıştır) Drake denklemi gibi bilimsel olduğu iddia edilen bir varsayıma getirip dayandırdık. Bu varsayımımızı pek çok insanın bir gerçekmiş gibi kabul edeceğinden emin olabilirsiniz. Evrim teorisinin bu günkü bilimsellikteki konumu (gerçek bilimsel kanıtlarla desteklenmedikçe) yukarıdaki hayali varsayımımızla aynıdır.









Hüdai ÇAKMAK [ 08 Ekim 2010 10:58:59 ]

                          Evrimleşen Tek Şey Bilimdir.

                             Tersinim Teorisiyle İlgili
                            SORULAR VE CEVAPLARI



Soru - 1- Tersinim nedir?
Cevap-1- Tersinim enerji giriş ve çıkışları sonucu oluşan deği-şimlerdir. Bunlara “tersinim değişimleri” denilir. Tersinim de-ğişimleri daima negatiftir. Düzen sahibi sistemlerde tersinim değişimleri sistem ayrıntılarının, hassaslığının çokluğu, enerjinin çeşitliliği, gücü ve zamanla doğru orantılı olarak azalır veya çoğalır.

Soru - 2- Tersinim tüm varoluş için geçerli midir?
Cevap-2- Evet, tersinim canlı cansız tüm var oluş için geçerlidir. Evrenimiz genişlemekte, temel madde olan hidrojen gazı gitgide azalmaktadır. Hidrojenin ve diğer maddelerin değişimi kimilerinin azalması ya da yok olması birer tersinim olayıdır. Sonuçta tüm evren (eğer çökmez ise) ağır metaller yığını haline gelecektir.

Soru - 3-Evren çökecek mi?
Cevap-3- Dengelerin bozulması durumunda evrenin içe doğru çökeceği tahmin edilmektedir. Enerji giriş ve çıkışının bitmesi tersinimin de sonu, bir bakıma maddenin ölümü demektir. Maddenin ölümü değişimler sonucu ulaşabileceği en ağır şekli-dir.

Soru - 4- Canlılıkta tersinim var mı?
Cevap-4- Canlılıkta tersinim çok güçlü bir şekilde gözlemlenir. Fakat canlılar varoluşlarında sahip oldukları korunma, savunma, bağışıklık vb. gibi sistemlere tersinim etkilerini en aza indirmeye çalışırlar. Fakat sıfıra indirmek mümkün değildir. Sonuçta canlılar tersinimden az ya da çok etkilenirler yani ihtiyarlarlar. İhtiyarlamada yeninin eskimesi gibi doğal bir ter-sinimdir.

Soru – 5-Tersinimle evrim arasındaki fark nedir?
Cevap-5-Tersinim teorisine göre tersinimsel değişimlerin canlıların üzerindeki etkisi negatiftir, gerileme yönündedir. Evrim ise bilindiği gibi canlıların zaman içinde geliştiklerini iddia eder. Tersinimle evrim anlam olarak birbirinin karşıtıdır.

Soru - 6-Tersinim teorisini kanıtları nedir?
Cevap-6-Tersinim teorisi tüm doğal kanun ve ilkelerle uyum içindedir. Hiç biriyle çelişmez. Bu nedenle tüm doğal kanun ve ilkeler tersinim teorisinin kanıtları olur.

Soru - 7-Mutasyon nedir?
Cevap-7-Mutasyonlar dış etkenlerin canlılar üzerinde yaptıkları etki ve değişimlerdir. Eğer canlılar mutasyonlardan faydalanma mekanizmalarına sahip değillerse mutasyonların hepside tersinime neden olurlar.

Soru - 8-Doğal elenme nedir?
Cevap-8-Canlılar sahip oldukları mekanizmalarla yapılarını tersinimsel değişimlerden korumaya çalışırlar fakat tam anla-mıyla başaramazlar. Bu nedenle tersinimsel değişimlerin etkisi farklıdır. Kimi canlılar yaşam avantajlarını büyük ölçüde kaybe-debilirler. Ekolojik sistemde yaşam avantajlarını kaybeden canlılar elemine edilir. Buna doğa elenme denilir. Diğer ifade ile canlılar arasındaki mücadele yaşam avantajlarını kaybedip kaybetmeme mücadelesidir.

Soru - 9-Canlılar arasında bitip tükenmek bilmeyen yaşam sava-şımı var?
Cevap-9- Kesinlikle hayır. Her canlı ekololoji dediğimiz büyük düzenin parçasıdır. Her birinin bu düzende bir görevi vardır. Tüm canlılar bir savaştan çok tam bir dayanışım içindedirler.

Soru - 10-Tersinim DNA bilgilerin etkiler mi?
Cevap-10-Güçlü tersinimsel etkiler DNA bilgilerini etkileyip bozabilir. Bu nedenle diğer nesillere aktarılır. Devam ederse sonuçta türün en zayıf ırkı ortaya çıkar. Bu durum genelde dar alanda tersinimsel değişimlerin sonucudur.

       




Hüdai ÇAKMAK [ 08 Ekim 2010 10:58:25 ]

                                    Evrimleşen Tek Şey Bilimdir.

                    EVRİM TEORİSİ VE TERSİNİM TEORİSİ
      Henüz doğruluğu kanıtlanmamış, kanıtlanması da hayli şüpheli bir teoriyi insan aklının bir zaferi gibi takdim etmek en hafif tabiriyle bilimsel tarafsızlığa görmezlikten gelmek, taraf tutmaktır. Evrim teorisi temelini teşkil eden bir canlı hücresinin rastlantılarla nasıl oluştuğu sorusunu bile tatmin edici bir cevap verememektedir. Bu konudaki verdiği cevaplar bilimin gerektirdiği deney ve gözlemlerle sınanarak ortaya koyma yerine derin bir hayal gücüne dayanır.
     Gerçektende evrim teorisinin kurgulanma yöntemi de hata-lıdır. Doğruluğu kuvvetle inanılan; bir canlı hücresinin rast-lantılarla meydana geldiği, zamanla evrimleşerek bu gün hay-ranlıkla görüp incelediğimiz canlılar dünyasını meydana ge-tirdiği temel varsayımına dayanır.
     Temel varsayım en baştan doğru kabul edildiğinden ayrın-tılar buna uygun yorumlanır. Gerektiğinde en bilinen ve tartı-şılmayan doğal kanun ve ilkeler bile görmezlikten, bilmezlik-ten gelinir. Hiç bir zaman temel varsayımın yanlış olabileceği düşünülmez. Bunun nedeni ise temel varsayımın doğru oldu-ğunu kabul etme mecburiyetidir.
     Bir bakıma gidilmesi gereken mecburi istikamettir.
     Tersinim teorisi doğruluğu kuvvetle inanılan bir varsayım yerine bilimsel bulguların ortaya koyduğu sonuçların sentez-lerini temel alır. Bu nedenle karşıtı gibi görünen teorilerin doğruları ve temelleri tersinim teorisinin doğruları ve temelleri olur. Örneğin maddenin sakımı kanunu, entropi kanunları, canlıların zaman içinde değişmesi, mutasyonlar, varyasyonlar, doğal seleksiyon tersinim teorisinin bilimsel bulgulara uygun yorumlanmış mekanizmalarıdır.
      Bilimsel bulgular enerji girişleri ve zamanın düzen sahibi sistemlerde bozuma (tersinime) neden olduğu sonucuna ulaş-mıştır. Bu sonuçlar entropi kanunları ve bozmanın kolay yap-manın zor olduğu ilkesiyle de tamamen örtüşür.
       Tersinim düzen sahibi sistemlerde bozunum diğerlerinde değişim anlamına gelir. Zaman içinde canlılardaki değişim savunma, korunma, bağışıklık sistemlerinin izin verdiği ölçü-de tersinim yönündedir. Pozitif bir değişim söz konusu değil-dir.
      Mutasyonlar gen bilgilerini etkilemiş ise diğer nesillere aktarılır. Mutasyonlar daima tersinim yönündedir. Bu nedenle canlılarda gelişim değil bozunum (tersinim) söz konusu olur.
       Tersinim için bilgi, irade ve uzun zaman gerekli değildir. Kaba güç (enerji girişi) yeterlidir. Canlılar tersinim sonucu bazı özelliklerini zayıflatabilir, değiştirebilir ya da tamamen yitirebilir. Bu değişimler diğer nesillere aktarılırsa çeşitlenme-ler oluştuğu gibi canlının zayıflayıp hayat sahnesinden silin-mesine de neden olabilir.

       Her canlı türünün mükemmel var edilmiş bir arı ırkı vardır. Diğer tür ve çeşitler arı ırkın tersinimi sonucu oluşur. Fakat çeşitlenmeleri oluşturan değişimler asla türlerden türlere geçişe neden olmazlar.
       Doğal seleksiyon canlıların savunma korunma mekaniz-malarıyla var edilişlerindeki mükemmel yapılarını koruma ve nesillerini devam ettirme gayretlerinin sonucudur.
      Canlılar arasında bitip tükenmek bilmeyen bir yaşam sava-şı yerine ekolojik düzen dediğimiz mükemmel bir dayanışma vardır. Canlılar arasında amansız bir yaşam savaşının olduğu-nu savunan evrim teorisiyle bu konuda da çelişir.
      





Hüdai ÇAKMAK [ 08 Ekim 2010 10:57:57 ]

                             Evrimleşen Tek Şey Bilimdir.


                  TERSİNİM TEORİSİ VE DO?AL İLKELER
      Varoluş dediğimiz muazzam sistem tam bir düzen içindedir. Nice milyar yıllardan beri değişmeden var ve işler olan doğal kanun ve ilkeler bu düzenin inkâr edilemez kanıtlarıdır. Düzen-sizliklerde kanun ve ilkeler bulunmaz. Bu nedenle düzensizdir-ler. Kanun ve ilkelerin ortaya konulması, işlerlik kazanması bil-gi, irade ve kudret üçlemesinin ürünleridir. Doğal kanun ve ilkeler pek çoktur. Çoğu hakkında henüz bilgimiz bulunmamaktadır. Aşağıda evrim ve tersinimle ilgili bir kaçından bahsedeceğiz. Teorilere uygunluğu konusunu oku-yucuya bırakıyoruz.
     Dollo kuramı: Bilindiği gibi canlılarda kullanılmayan organlar zamanla körelir, işlevlerini yitirmeye başlar. E     vrim teorisi bu kuramı kedine bir kanıt gibi gösterirse de gerçekte bu bir tersinimdir.
       Düzenleri (sistemleri) bozmanın kolay, yapmanın zor oluşu ilkesi: Bir şeyi yapmak, ortaya koymak her zaman zordur. Doğa ise daima basit ve kolay olanları seçer. Bu da eser olan düzenli sistemlerin rastlantılarla oluşmaların mümkün olmadığının bir başka kanıtıdır.
       Eserler ne kadar ayrıntılı, hassas ve kompleks ise ortaya koymak o kadar güç olur. Ortaya konulan eserleri bozmak ise son derece kolay ve basittir. Eğer o düzen ya da yapı ayrıntılı ve hassas bir komplekslik gösteriyorsa bozmak o kadar kolay olur. Bir bakıma eserlerdeki incelik, hassaslık ve komplekslik yap-makla doğru, yıkmakla ters orantılıdır.
      Bir sanatkâr yıllar süren çabalarla göz nuru dökerek bir eser örneğin bir heykel meydana getirir. Bu sanat eserini bozmak için bilinçsizce yapılacak bir darbe yeterde artar bile. Yıllar süren emek ve çabalarla sırçadan bir saray yapabilirsiniz ama atılacak bir taş bu sırça sarayı kırıp yıkmaya yetecektir.
       Nice mühendislerin, işçilerin yıllarca emek, güç ve zaman harcayarak ortaya koyduğu mükemmel planlanmış bir şehri bir deprem ya da bir kıvılcım bir kaç dakika, bir kaç saat içinde yer-le bir edebilir. Bir bakıma bir eser ortaya koyabilmek için bilinç, bilgi, kudret, madde ve yeterli zaman gerekli olduğu halde bo-zup yıkmak için kaba kuvvet ve kısa süreçler yeterlidir.
      Termodinamiğin ikinci (entropi) kanunuyla bozmanın kolay, yapmanın zor olduğu ilkesi rastlantıların örneğin canlılık gibi basite indirgenemez kompleks oluşumları meydana getirebile-ceğini savunan materyalizm ve uzantısı olan teorilerin önünde diğer doğal kanun ve ilkelerle birlikte aşılması mümkün ol-mayan sıra dağlar gibi durmaktadır.
      Materyalizm ve uzantısı olan teorilerin bu konuda canlı yapılarının basite indirgenemez kompleks yapılarını inkar etmekten başka seçenekleri yoktur.
        Kompleks düzenlerin oluşumunda bilgi, irade, güç, madde ve zaman beşlemesinin gerekliliği ilkesi: Düzenleri yapmanın zor; yıkmanın kolay olduğu ilkesi aynı zamanda (düzenlerin bir amaca yönelik olması gerektiği göz önüne alındığında) yeterli bilginin, gücün ve her ikisini amaca uygun harekete (eyleme) geçiren bir iradenin olması gerektiği gerçeğini ortaya koyar. Di-ğer ifade ile bir yapıda bir amaç ve bu amaca uygun düzenlilik varsa o yapı bilgi, güç ve iradenin eseridir. Asla rastlantılar so-nucu değildir.
      Örneğin bir çölde güneş, rüzgâr gibi doğal etkenler art arda dizilmiş estetik görünümlü, göz zevkimizi okşayan minik tepe-cikler, şekiller meydana getirebilir. Art arda dizilişlerine ve este-tik görünümlerine bakarak bu oluşumların bir düzenlilik (bir eser) olduğu iddia edilebilir. Fakat bu oluşumlar bir amaca yönelik değildir. Eser sahibi olması gereken doğal etkenler estetik görünüşlü tepecikler meydana getireceklerini bilmezler, bu amaç için hareket etmezler.
      Örneğin çölde esen rüzgârların, dört bir yanı kavuran güneş ışıklarının, radyasyonların zaman içinde estetik görünümlü te-pecikler oluşturduğunu gördüğümüz ve bildiğimiz halde bir adım daha ileri giderek; ayni etkenlerin evler, saraylar, yollar, köprüler, fabrikalar, enerji santralleri oluşturarak modern ve güzel bir şehir meydana getirebileceğini hiçbir zaman düşünme-yiz. Bunun nedeni ise bu tür oluşumların bir amaca yönelik kompleks sistemler oluşudur.
       Bilinç dışı rastlantısal etkenler estetik görünümler verdikleri yerleri rahatlıkla kirletip bozabilirler. Çünkü bunlar tıpkı mo-dern bir şehri yerle bir eden depremler benzeri kontrolsüz kaba güçler gibidir. Bu nedenle ortaya çıkan oluşumlar gözlere okşa-yan estetik görünümde olsalar dahi bilgi, irade, güç, madde ve zaman beşlemesinin sonucu olmadığından eser değildir.
       Fakat aynı çölde basit bir kulübe, çadır ve hatta üst üste ko-nulmuş taş yığınlarından ibaret harabeler görsek; estetik olmasalar, göz zevkimizi hitap etmeseler bile bunların emek, bilgi, irade madde ve zaman beşlemesiyle meydana getirildiğini, rastlantılar sonucu oluşmadığını kesinlikle biliriz. Rastlantılarla oluştuklarını düşünmeyiz. Bu konuda en küçük şüphemiz olmaz. Fakat estetik görünümlü tepecik dizimleri çok güzel görünümleri olsa dahi aynı şeyi düşünüp söyleyemeyiz.
      Sonuçta şunu belirtmek istiyoruz. Eğer bir oluşumda bir amaç ve bu amaca uygun düzenlilik ya da düzenlilikler varsa o oluşum bilgi, irade, enerji, madde ve zaman beşlemesinin sonu-cudur. Asla rastlantıların eseri değildir.
       Doğa Gücü ya da Tabiat Ana…Eserlerin Eser Sahibi Olama-yacağı İlkesi: Materyalizm varoluşta bilgi, kudret ve irade sahibi bir Yaratıcının varlığını ret ve inkâr eder. Fakat varoluş ret ve inkâr edilemeyen bir düzenlikler bütünlüğüdür. Bu bütünlüğe ekoloji diyoruz.
      Düzenlilikler ise kurallar ve yasalar sonucudur ve bir amaca yöneliktir. Düzenlerin düzenliliği ise yasaların, kuralların eksik-siz işlemesine bağlıdır. En küçük bir hata ya da aksaklık bu mu-azzam makineyi durdurabilir. Bu nedenle kuralların, yasaların işlemesi son derece karmaşık, kompleks ve şaşırtıcı bir oto kont-rol sistemiyle yapılır. Hiç bir şey rastlantıya bırakılmamıştır. Hiç bir şeyin rastlantıya bırakılmaması devrede eyleme geçmiş bir iradenin varlığını açık şekilde gösterir. İnkar etmek ya da etme-mek bu gerçeği değiştirmez.
      Materyalizm bu sistemsel bütünlüğe Doğa Gücü ya da Tabi-at Ana der. Materyalizme göre doğa gücü doğal kuralların, yasaların bileşkesidir. Bu nedenle doğaüstü bir güç değildir. Belki de doğanın ta kendisidir.
      Gerçek ise ifade edilmek istenen doğa gücünün ekolojik dü-zenin bir sonucu olduğudur. Ekolojik düzen ise madde ve yaşam dünyasını içine alan yaşamsal uygunluklarla kurulmuş kompleks düzenlerin, sistemlerin bütünlüğüdür. Yaşamın varlığına ve devamlığına yöneliktir.
      Termodinamiğin ikinci kanuna göre zaman düzenleri düzen-sizleştirir, karmaşa ve anarşi oluşturur. Bu nedenle eğer bir yer-de bir amaç; bu amaca uygun düzenler, düzenlilikler varsa bilgi ve o bilgiyi eyleme geçiren bir irade söz konusudur.
     Doğa gücü konulmuş kural ve yasaların bileşkesi (sonucu) olduğundan kendini meydana getiren yasaların, kuralların oluş-turucusu, koyucusu olamayacağı açıktır. Hiç bir şey rastlantılarla kendi kendini meydana getiremez. Doğa gücü ve varoluşun dışında bilgi kudret ve irade sahibi bir Varlık gerekir. Bu nedenle eserler eser sahibi değildir. Eser sahibi eserin dışındadır, eserden başkadır.
        Gerçeklerin Birbirleriyle Çelişmeyeceği İlkesi: Varoluş mu-azzam bir büyüklük ve bütünlük içindedir, çeşitli kanun ve ilkelerle korunup idare edilir. Bu kanun ve ilkeler “genişim evresinin“ (Planck dönemi) ilk anlarından itibaren kademeli olarak devreye girmiş olup, değişmeden yaklaşık on dört milyar yıldan beri etkinliğini sürdürmektedir.
       Düzen ve sistemleri kontrol edip sürdüren kanun ve ilkele-rin oluşu aynı zamanda “düzen ve sistemleri oluşturan bir ira-denin” de var olduğunu gösterir. Bunun neden ise düzen ve sistem sahibi oluşumların birer eser olduklarıdır. Eserler ise bilgi, irade, güç, madde ve yeterli zaman beşlemesinin sonuçlarıdır. Asla rastlantısal değildir.
     İlginç olan ise binlerce olan bu kanun ve ilkelerin asla birbi-riyle çelişmemesi, birinin yaptığını diğerinin bozmamasıdır.
     Öne sürülen teorilerin doğru ve yanlışlıkları bu kanun ve ilkelere uyumlu olup olmadıklarına bakılarak kolaylıkla tespit edilebilir. Eğer bir teori doğal kanun ve ilkelerin kimileriyle uyumlu kimileriyle çelişiyorsa o teorinin içinde bazı tutarsızlıklar, temelden çürüklükler, gerçek dışılıklar var demektir.
   
        Deneme ve yanılmalarda doğrunun seçilebilmesi için bir İradenin var olması gerekliliği ilkesi: Yukarıdaki kuram eserimizin başlarında belirttiğimiz kompleks düzenlerin yapılanmalarında amacın en baştan bilinmesi gerekliliği ilkesine dayanır. Eğer amacı en baştan bilmezseniz rastlantısal seçimlerde doğru ya da yanlışı tespit edemezsiniz. Fakat evrim teorisi savunucuları böyle düşünmez.
      Evrim teorisi taraftarlarının en çok başvurdukları bir başka varsayımda doğanın deneme yanılma yoluyla sonuçta doğruyu bulacağıdır. Yani bir şeyin oluşması imkânsızdır ama zaman öylesine uzun ve deneme yanılma o kadar çoktur ki doğa bir gün imkânsızı başarır; rastlantılarla doğruyu bulup seçebilir ve saklar.
      Fakat burada evrimcileri yanıltan basit bir mantık hatası var-dır.
      Deneme yanılma sonuçta bir seçim olacağı için bilinçle ger-çekleşebilecek işlemlerdir. Bu nedenle her şeyden önce evrimci-ler şu sorulara yanıtlar vermek durumundadırlar.
      Deneme yanılma yapan doğa bilinç sahibi olmadığından ya-nıldığını ya da yanılmadığını nasıl bilecektir? Bilinçsizlik yanıl-dığını ya da yanılmadığını bilmeme demektir.
      Doğada böyle bir bilinç mekanizması var mıdır?
      Doğada var olan böyle bir bilinç bir Var Edicinin varlığını kanıtlamayacak mıdır?
       Belki de bu konuda doğal seleksiyona sığınılabilir. Fakat doğal seleksiyonun bilinç gibi bir özelliği olmadığı, sadece canlıların var oluşlarındaki mükemmel yapılarını (yaşam avantajlarını) korumaya yönelik olduğunu, dıştan gelen zararlı etkenleri savunma sitemleriyle defederek bir bakıma zararlıları seçilebildiği, kompleks yapıların oluşumu için gerekli olan bilinçli planlamaların yapılamayacağı evrimciler tarafından da kabul edilen gerçeklerdir.
      Uzun süreçli işlemler dizisi sonucunda bir amaca ulaşılmak isteniyorsa her şeyden önce o amacın belirlenip bilinmesi gerekir ki işlem sonuçlarının amaca uygun olup olmadığına karar verilebilsin; uygun olanlar saklanıp biriktirilebilsin. Eğer amaç bilinmiyorsa oluşum sonuçlarının faydalı olup olmadığı bilinemeyecek, faydalıyla faydasız, zararlıyla zararsız arasında fark olmayacak; canlılar tarafından kabul edilip biriktirilmeyecek ve korunmayacaktır.
      Trilyonlarca yıl geçse katrilyonlarca kez deneme yanılma yapılsa da; yanılma ya da yanılmama, faydalı veya faydasız bilinmediğinden evrimcilerin iddia ettiği türden bir sonuca ulaşılması kesinlikle mümkün olmayacaktır.
    
       Doğanın tasarruf ilkelerine riayet ettiği, asla israfta bulun-madığı ilkesi: Doğada ekoloji denen öylesine muazzam bir sis-tem vardır ki hiç bir şey israf olmaz. Her şey yerli yerindedir ve kullanılmaya hazırdır.
        Ayrıca canlılar faydalı olmayan hiç bir şeyi vücutlarında barındırmazlar. Atmanın ya da tahrip etmenin bir yolunu ararlar ve bulurlar. Canlı vücutlarında kullanılmayan organların za-manla güdükleşmesi bu oluşuma bir örnektir.
      Bu ilke evrim teorisinin en büyük handikaplarından biridir. Henüz faydası olmayan ancak milyonlarca yıl süren evrim süreci sonunda faydalı olacak bir oluşumun canlı vücutlarında bu kadar uzun süre varlıklarını sürdürüp evrimleşmeleri mümkün değildir.






Hüdai ÇAKMAK [ 08 Ekim 2010 10:57:20 ]

                             Evrimleşen Tek Şey Bilimdir.
                      TERSİNİM TEORİSİ MEKANİZMALARI
        Tersinim teorisinin belli başlı mekanizmaları özetle şun-lardır.
        1)-Tersinimsel değişim: Tersinim teorisi varoluşu canlılık ve cansızlık olarak ayırmaz bir bütün olarak kabul eder. Canlı-lık ise düzenli sistemlerin bütünselliğidir. Entropi kanunları ise doğal şartlara bırakılmış düzen sahibi sistemlerin zaman içinde bozuma (tersinime) uğrayacağını, düzenlerin düzensiz-liğe doğru gideceğini belirtir.
       Maddeler moleküllerden, moleküllerde atomlardan oluşur. Atom ve moleküller ise sistem ve düzen sahibi oluşumlardır. Maddeler de doğal şartlarda ve zaman içinde değişimler göste-rir. Örneğin bir granit kaya zamanla çürür kimi metaller oksit-lenir. İster canlı ister cansız olsun tüm varlıklar zaman içinde değişim gösterirler.
      Daha kompleks düzen sahibi cansız oluşumları örneğin son model bir arabayı doğal şartlara bıraktığınızda kullanma-dığınız halde ciddi şekilde tersinimsel değişime uğradığını (bozulduğunu) görürsününüz.
       Tersinimsel değişimler düzen sahibi sistemlerin komp-leksliği, hassaslığı ve zamanla doğru orantılıdır.

        2)-Canlılarda tersinimsel değişim: Dış ve iç etkenlerin canlılar üzerinde meydana getirdikleri değişimlerdir. Bir irade tarafından kontrol edilmeyen bu değişimler rastlantısal olduk-larından negatiftir, bozum (tersinim) yönündedir.
       3)-Doğal elenme (elenim): Doğal elenme evrim teorisinin doğal seleksiyon mekanizmasının tersini ifade eder.
        Doğal seleksiyon zaman içinde daha çok evrimleşen can-lıların diğerlerini elemine ettiğini, hayat sahnesinden sildiğini, daha güçlü canlıların ortaya çıktığını, bu yolla evrimleş-menin gerçekleştiğini savunur. Fakat tersinim teorisi aynı fikirde değildir.
        Canlılar mükemmel ve eksiksiz var edilmişlerdir. Fakat tersinim sonucu kimi yaşam avantajlarını azaltabilirler ya da tamamen kaybedebilirler.
       Yaşam avantajlarını azaltanlar (örneğin ihtiyarlayanlar hastalar) gerektiği kadar sahip olamayanlar (örneğin gerektiği gibi korunamayan yavrular) yaşam avantajlarını tamamen kaybedenler (örneğin bacakları kırılmış hayvanlar kanatları kırılmış kuşlar) ekolojik sistem içinde elemine edilirler. Avan-tajlarını koruyabilenler yaşamlarını devam ettirir. Elenenler bu avantajlarını zayıflatanlar ya da kaybedenlerdir. Doğal elenme (elenim) budur.

       4)-Tersinimsel çeşitlenme: Tersinimsel değişimler çeşitlidir. Bunun nedeni canlıların yaşamsal şartlarının farklı ola-bilmesidir. Eğer tersinimsel değişimlerden bir kısmı gen bilgi-lerine etkilerse ayrıntı yönünden atalarından farklık bireyler oluşur. Buna tersinimsel çeşitlenme denilir. Örneğin mavi ya da yeşil gözlülük ten rengi farklılıkları tersinimsel çeşitlenme sonuçlarıdır.

       5)-Dar alanda tersinimsel çeşitlenme: Evrim teorisinin allopatrik varyasyon teriminin karşılığıdır. Genelde dar bir alanda sıkışıp kalmış türdeşleriyle bağlantıları kopmuş küçük topluluklarda meydana gelir. Bu topluluklarda yakın akraba evlilikleri yaygındır. Yakın akraba genlerinde ise farklılıklar az, benzerlikler çoktur. Yavrular anne ve baba genlerinin karı-şımları olduğundan kombinasyonu zenginliği oluşmaz. Ben-zerlikler çoğalır ve diğer nesillere aktarılır. Dolaysıyla gen ra-hatsızlıkları daha kolay diğer nesillere geçer.
       Bu tür toplumlarda tersinimsel değişimler (negatif deği-şimler) son derece güçlü ve çeşitlidir.
      6)-Seksüel seçilim: Evrim teorisi dişilerin gösterişli erkekleri seçtiklerini bu erkeklerin döllerini diğerlerine göre diğer nesillere daha kolay daha çok aktardıklarını savunur ve bu seçimi evrim mekanizmalarından biri sayar.
       Fakat irade sahibi olmayan bu tür canlıların güzelle çirkini nasıl ayırt ettikleri güzelliklerden zevk alabilme melekesini nasıl sahip oldukları konusunda herhangi bir bilgi veremezler kanıt da gösteremezler.
      Tersinim teorisi bu konuda güzelliğin gençlik sağlık güç, kuvvet sembolü olduğunu dişi bir hayvanını sadece bunu an-ladığını nesillerini güçlü bireylerle aktarma isteği ve içgüdü-süyle güzel erkekleri seçtiğini söyler ve kabul eder.
       Her zaman olduğu gibi evrim teorisi doğal bir içgüdünün sonucu olan bu olayı kendi görüşüne uygun yorumlamayı ter-cih etmiş teorilerine bir evrim mekanizması olarak koymuştur.
        Bu doğal olayın evrimle uzaktan yakından ilişkisinin ol-madığı sadece varoluşlarında kendilerine verilen mükemmel yapılarını diğer nesillere aktarma içgüdüsünün doğal bir so-nucu olduğu açıktır.
      







Hüdai ÇAKMAK [ 08 Ekim 2010 10:56:45 ]

                               Evrimleşen Tek Şey Bilimdir.


                               TERSİNİM TEORİSİ TANITIMI
      Tersinim teorisi Türk düşünür ve yazarlarından Hüdai ÇAKMAK’ın ortaya attığı teoridir. Teorinin kurgulayıcısı Hüdai ÇAKMAK bu konuda şunları yazıyor.
      -Varoluş insanoğlunun var edildiği ilk anlardan beri ilgisini çekmiş, konusunda pek çok teoriler üretilmiştir. Bu teoriler çok ve çeşitli olmasına rağmen varoluş bir yaratıcının eseridir ya da değildir, rastlantılarla oluşmuştur cevaplarına uygun olmak üzere iki büyük grupta toplanır.
       Bir teori gerçek olduğu kuvvetle inanılan bir varsayım üzeri-ne kurulur, ayrıntılanır ve kanıtlanmaya çalışılır. Ulaşılan bilimsel sonuçlar genelde doğru olduğu kuvvetle inanılan varsayıma uygun olarak yorumlanır. Temel varsayımın yanlış olabileceği hiç bir zaman düşünülmez. Bu da bilimin olması gereken tarafsızlığına gölge düşürdüğü gibi pek çok hata ve yanlışlara yol açar, teorileri bilim dışına iter.
        Örneğin evrim teorisinin doğruluğu kuvvetle inanılan varsa-yımı milyonlarca tür ve cinste olan tüm canlıların rastlantılarla oluşmuş bir canlı hücresinin zamanla evrimleşmesi sonucu oluştuğudur.
      Bir evrim teorisi taraftarı hiç bir zaman bu temel varsayımın yanlış olabileceğini düşünmez. Bilimsel bulguları bu temel varsayıma uygun yorumlanmaya çalışır. Bu yorumların temel kanun ve ilkelerle çelişip çelişmediğine pek dikkat etmez. Kimileri görmezlikten, bilmezlikten gelinir.
       Tersinim teorisinin kurgulanma yöntemi bu uygulamanın tamamen tersidir. Önce bilimsel sonuç daha sonra ulaşılan sonuca göre varsayım ilkesine dayanır. Bu nedenle bilimin ortaya koyduğu tüm kanun ve ilkelerle uyumludur, hiç biriyle çelişmez.
       Tersinim teorisi herhangi bir teoriye karşıt ya da destek ol-mak amacıyla ortaya konulmuş değildir. Tamamen kendine özeldir.
      Tersinim teorisi maddenin sakımı, entropi, yapmanın zor bozmanın kolay olduğu ilkesi gibi tüm doğal kanun ve ilkeleri temel alır. Karşıtı olan diğer teorilerin bilimsel yöntemlerle doğruluğu onaylanmış esaslarını da temel almaktan çekinmediği gibi. olmayana ergi metoduyla yanlışlıkları kanıtlanmış olanlardan da yararlanır. Bu nedenle tersinim bilim dışına kaymadığı gibi konusundaki tüm teorilerin bilimle doğrulanmış temellerinin birleştiği bir sentez, bir odak durumundadır.
       Tersinim teorisi özet olarak bilimsel araştırmaların sonuçları olan şu esasları temel alır.
     1)-Evrenimizin bir sınırı vardır. Gitgide genişlemektedir ve barındırdığı madde miktarı belirlidir. Yani yaratıktır.
     2)-Tersinim teorisine göre evrenimiz, evrenimize benzeyen ya da benzemeyen sonsuz sayıda oluşumların olduğu, ezelden gelip ebede giden saf enerjiden (nurdan) oluşmuş, Bir Büyük Bütünün içinde yüzmektedir. Büyük Bütün tarafından çepeçevre kuşatılmıştır. Tersinim bu görüşüne kanıt olarak maddenin sakımı kanununu gösterir.
       
      3)-Varoluşun değişmez kanun ve ilkelerle kurgulanmış kompleks bir bütün oluşu bir eser olduğunu gösterir. Eserler ise bilgi, irade, güç, madde ve yeterli zaman beşlemesinin sonucudur. Bilgi ve güç sahibi bir Yaratıcı İrade vardır ve eserin dışındadır. Diğer ifade ile Büyük Bütün mutlak bilgi, mutlak güç ve mutlak irade sahibidir.
      4)-Art arda gelen olaylar dizimi olarak tarif edilen zaman de-ğişim içinde olan evrenimize ve diğerlerine özeldir. Ezelden gelip ebede gittiğinden durağan, bu nedenle değişmez olan Büyük Bütün için söz konusu değildir.
      5)-Değişim, varoluşun herhangi bir olgusundaki düzen sahibi sistemlerde bozunum (tersinim) şeklindedir.

      6)-Tersinim teorisine göre Varoluş, tüm evreni kapsayan kompleks bir bütündür. Canlılık ve cansızlık olarak ayrılmaz.

       7)-Varoluş (evrenimiz) canlılığın oluşum ve devamlılığı amaçlıdır. Her şey bu amaca uygun planlanmış ve var edilmiştir.
       8)-Canlılar evrim teorisi iddiasının aksine gelişim değil, tersi-nim gösterir. Canlılar tersinime engel olmak için savunma, ko-runma, bağışıklık gibi mükemmel sistemlerle korunmaya çalışıl-mıştır.

       9)-Her canlı türünün mükemmel ve eksiksiz yaratılmış bir arı ırkı vardır. Diğer tür ve çeşitler arı ırkların tersinimi sonuçlarıdır.
        10)-Tersinime uğramış arı ırklardan kimi özelliklerini yitirmiş ya da zayıflatmış diğer ırklar oluşur. Canlı yaşam avantajlarını büyük ölçüde zayıflatmış yada yitmiş ise hayat sahnesinden silinir.
       11)-Hiç bir canlı varlığını tersinime uğramamış olarak gele-ceğe aktaramaz.
Teori sekiz ciltle kitaplaştırılmıştır ve tamamen bilimseldir. Tek kitaplık özeti mevcuttur.
     Sorular ve irtibat: tersinim@gmail.com




tekin [ 19 Kasım 2006 13:46:43 ]
başarılarınızın devamını dilerim.saygılarımla

Diğer Sayfalar: 1. 

Yorum Yazın
İsim:


E-Posta:


Mesaj:
       
       
       
       
Kalın | İtalik
Altçizgili | Link