Din Nedir
Kategori: Güncel  |  Okunma: 3350  |  Puan: Henüz oy verilmedi  |  14 Ekim 2008

DİN NEDİR

 

Din, etimolojik olarak iki cismi birbirine bağlayan “bağ” demektir. Zamanla din, borçlu ile alacaklı arasındaki “sözleşme” anlamı kazanmıştır.

Terim olarak din, insanın Allah’la ve diğer insanlarla yaptığı hak ve ödev sözleşmesi demektir.

            Bir sözleşmenin “din” tanımı içinde yer alması bazı koşullara bağlıdır:

-Sözleşmeyi benimseyen kişi akıl ve beden olgunluğunu tamamlamış olması gerekir,

-Sözleşme konusunda herhangi bir baskı kesinlikle olmamalıdır,

-Sözleşmenin şu an için “doğru” olduğuna inanılması gerekir.

 

***

 

         Dini kuralların mutlaka Kutsal Kitaplara dayandırılması gerekmez. İnsana şu an için “doğru” görünen her kural, bu an için dinidir. Doğruyu bulduğuna inanan herkes, koşulların elverdiği ölçüde ulaştığı doğruyu yaşamak ve savunmakla yükümlüdür.

 

         Kutsal Metinler, kuşkusuz ki, insanlara doğruyu öğretmek için gönderilmiştir. Bunu unutmamak gerekir. Fakat insanların Kutsal Kitapları iyi niyetle de olsa her okuduğunda “doğru”sunu anlayamayabilir. Bunun sayısız örneği vardır. Kutsal Kitapların çok önemli yorumcuları bile, sonunda insan olduklarından, metinleri yorumlarken hata yapmışlardır. O nedenle, her insan Tanrı katında eşittir ve neyin doğru olduğuna herkes kendi adına karar verebilir.  

 

***

 

         İnsan dini kuralları Kutsal Kitaplardan çıkarabileceği gibi, doğru bilgiye ulaştığı her konuda da dini kurallar üretebilir. Örneğin salt akıl, mantık önermeleri, doğa araştırmaları, ekonomik ve sosyal gözlemler, deneyler… insanı doğru kuralları bulmaya götürebilir.

Müminlere sorumluluklarını, haklarını ve ödevlerini anlatan İslam klasiklerinde her konu, onu anlayabilecek “akıl ve beden” olgunluğuna, bazı konularda da ayrıca mali güce sahip kişilere seslenilir. Öncelikle “akıl ve beden” olgunluğu aranır.

Daha açık bir anlatımla, klasik İslam düşüncesine göre “İnsan, aklını ve bedenini bilinçli bir şekilde kullandığı her durumda sorumludur ve dindardır.” Bu genel kurandır.

Akılın ve bedenin bilinçli olarak kullanıldığı her davranışın dini olması, onun “doğru ve Tanrı katında ödülü gerektirdiği” anlamına gelmez.

 

***

 

         Din, öncelikle Allah ve ahiret (ölüm sonrası yeni bir hayatın varlığı ve bu dünyada yapılanlardan sorumlu olma) inancını ve herkesin yararına yapılan işleri kapsar. İslam Dini’nin evrensel tanımı gereği dinin konusu üç başlık altında toplanabilir. Allah ve ahiret inancı ve yararlı iş.  

 

         İnsanlar, inanç sayısını akılla artıramazlar; doğru da olsa. Her doğru, inanç konusu olamaz ama “doğru”dan yararlanma yükümlülüğü göz ardı edilemez.

 

Herkesin yararına olan ortak işlerin neler olduğu konusunda çok farklı görüşler olabilir. Herkes kendi doğrusuna uygun davranır.

 

         Kutsal Kitaplar, başta Kuran, insanlara her konuda ya doğrudan açık ifadelerle ya da dolaylı veya değinilerle yol gösterir. İnsanlar da bilgi birikimleri, kavrayış düzeyleri ve okuduğu andaki özel durumlarına göre Kuran’dan anlamlar çıkarırlar. Bunu çevrelerinde bilenlerle konuşurlar ve tartışırlar. Tekrar okurlar, tekrar tartışırlar. Sonunda bir karara varırlar. Başkasına sorarak dindar olmayı alışkanlık haline getirenler, gerçek dindar olamazlar.

 

***

 

         Dini kurallar belli kriterlere dayanır. Tüm insanlar Allah katında eşit olduklarına göre dini kuralların “adil” olması gerekir. O nedenle “çıkar”, “güç”, “ayrıcalık”, “soyluluk”, “sınıf”… gibi gerekçeler gösterilerek “adalet”ten ödün verilemez.

 

         Dini kurallarda adaletin sağlanması için de “çıkar paralelliği”, “haklı olma”, “denge”, “emek”, “insan olma”… gibi kriterlerin kullanılması gerekir.

 

***

         Dini kurallar;        

a) Allah inancı,

b)Ahiret inancı ve

         b) İbadetler, ekonomik ve sosyal yaşam gibi konuları kapsar. Daha açık bir ifade ile insanın karşılaşabileceği her konu, bu üç başlıktan birine alınarak bir kural çerçevesinde açıklanmaya çalışılır.

 

         Bizim yaptığımız üçlü sınıflamayı artırmak da mümkündür. Daha önce İslam Dini’nin evrensel tanımını yaparken üç başlık altında toplanabileceğini söylemiştik. Ama sadece Kuran’a inananlarla sınırlı bir din tanımı yaparsak;

         a) Allah’a inanmak,

         b) Ahirete inanmak,

         c) Meleklere inanmak,

         d) Peygamberlere inanmak,

         e) Kitaplara inanmak,

         f) İyiliğin ve kötülüğün Allah’tan olduğuna inanmak,

         g) Namazın farzlığına,

h) Orucun farzlığına,

i) Haccın farzlığına,

j) Zekatın farzlığına ve

k) Şehadet kelimesine açıktan ve gizli inanmak… gibi başlık konularını, hatta insanın durumuna göre başka konuların artıp veya eksilebileceği bir kapsamda ele almamız gerekecektir.

***

 

         Yaşamın karmaşıklığı ve bilgiye ulaşmanın zorluğu, doğal olarak her konuda kural üretmeyi zorlaştırmaktadır. O zaman karşımıza geçici olarak başkalarının araştırmalarından yararlanma kolaylığı çıkmaktadır.

 

         Özellikle İslam Dini, “beşikten mezara kadar öğrenme” ilkesini getirdiği için, öğrenmenin devamlı olduğunu, bundan vazgeçilemeyeceğini, ihmalin ise herkese zarar vereceğini vurgular.

 

         İslam Dini, yaşama ilişkin kuralları koyma konusunda insana sınırsız bir hürriyet vermiştir. Öyle ki, “Rabbimiz, istemeyerek yaptığımız akıl yanlışlıklarından ve eylemlerimizdeki hatalardan dolayı bizi sorumlu tutma” ve “Rabbimiz, yapmaya güç yetiremeyeceğimiz yükümlülüklerden dolayı da bizi sorumlu tutma” duasını özellikle Kuran öğretir.

 

         Kur’an’da yer alan bu tür metinler Allah’ın insana araştırma yapma konusunda sınırsız bir hürriyet tanıdığını açık bir şekilde gösterir.  

 

***

 

         Bazı kişilerin kurallara göre yaşamasına rağmen “Ben dinsizim” demesi, pek anlaşılır bir durum değildir. “Kur’an’ın, Tevrat’ın, İncil’in… kurallarını bilmiyorum, öğrenmek de istemiyorum… Ama kendime göre prensiplerim var, doğrularım var, ben bu kurallara göre yaşıyorum…” diyorsa konu biraz açıklık kazanmaktadır.

 

         Allah ve ahiret inancına akıl erdiremediği için inanmayan kişi “herkesin yararına ortak işler” yaparak kaçtığı dinin kurallarını uyguladığının farkında olmayabilir. Allah katında dindar olmak demek, mutlaka “bilerek kabul etmek veya bilerek reddetmek” ile olur. Buna uygun davranmayanlara yani bilgisiz ve bilinçsiz kişilerin durumlarına Kutsal Kitaplar “cahil” der.

 

***

 

         Kur’an’a göre her insan, hangi dinin yani kuralın doğru olduğuna, yine her insan herkesten bağımsız olarak kendisi karar verir. İnsan her sözü dinleme ve her kitabı okuma imkanına her zaman sahip olamaz. Bu nedenle araştırma bir ömür boyu sürer. Ayrıca kolayca okuyabileceğimiz kitapları sadece “din kitabı” olduğu için Tevrat’ı veya Kuran’ı okumuyorsak, yöntem olarak hata yapıyoruz demektir. En azında okumadan karşı olma kuralından vazgeçmemiz gerekir.

 

         İçinde bulunduğumuz aile, sosyal çevre veya ulus bizi etkilemiş ve bir dini görüşe inandırmış olabilir. Aslında her insan bir aile, sosyal çevre ve ulus içinde doğmakta ve bunlardan etkilenmektedir. “Din” dediğimiz kavram içinde yaşadığımız çevrenin bize empoze ettiği, benimsettiği düşünce, inanç ve törenler olmamalıdır. Tesadüfen iyi bir çevrede yetişmiş olabiliriz ama bu çevrenin iyi olduğunu öğrenmek için bile başka görüşleri araştırmamız gerekir.

 

***

 

         Bir din tarihte ciddi anlamda araştırılmış olabilir. Biz o dini bugün aynı şekilde sürdüremeyiz. Çok doğru bile olsa, tarihin o dönemi, o bilgilerle düşünen, o insanlar için doğrudur. Bugün bilgiler gelişmiş ve koşullar değişmiştir. O nedenle tüm Kutsal Metinler gelişen tüm bilgilerle ve değişen koşullarla yeniden okunmalı ve yorumlanmalıdır.

***

 

         Bir kitabın kutsal olup olmadığı nasıl anlaşılabilir, sorusu önemlidir. Örneğin su, kaç bin yıldan beri araştırılmaktadır. Su konusundaki bilgilerimiz her geçen gün biraz daha artsa bile suyun yapısı, binlerce yıl önceki su ile bugünkü su aynıdır. Kutsal Kitap da böyle olmalıdır. Zaman değiştikçe insanlar Kutsal’ı yanlış yorumladıklarını veya ondan az bilgi öğrendiklerini açıkça kanıtlayabilmeliler. Ama bilgiler arttıkça Kutsal diye inandığımız Kitap’ta sürekli yanlışlar buluyorsak, onun da Kutsal olmadığına karar verebilmemiz gerekir.

****

         Her araştırmada dikkat edilmesi gereken noktalardan biri de hemen karar vermemektir. Bu yolu Kutsal Kitap araştırmalarında da izlemeliyiz. Ama gün gelecek ve kendi adımıza bir karar vermek zorunda kalacağız. Bu tür kararlardan kaçamayız.

 

Şöyle bir durumla da karşılaşabiliriz: Araştırdığımız Kutsal Kitab’ın bazı bölümleri bizce Tanrı sözüne benziyor, bazı bölümleri ise asla benzemiyor olabilir. Bu durumlarda da bizce doğru olanından yararlanmalıyız; diğerini ise bir kenara bırakmalıyız. Bazı insanlar sadece Kutsal’ın bir kısmıyla yetinip ona inanmaya devam edebilir. Eğer her yönüyle Kutsal olan bulunamamışsa, bulununcaya kadar Kutsal olduğuna inanılanlarla yetinilebilir. Bütün insanlar için geçerli olan kural budur.

 

***

 

         “Aramaya gerek yok, bilim her soruyu yanıtlıyor” diyenler de olabilir. Bu düşüncede olanlar sanıyorlar ki, bir konuda “doğrusu bu” demek çok kolay. O nedenle sorularımızı yanıtlayacak o kadar çok kişi var ki, ayrıca bizim bu konularda araştırma yapmamıza gerek yok, diyenlere de bolca rastlamak mümkündür.

 

Bu şekilde düşünen bir bilim adamı olmadığına göre veya böyle düşünenlerin bilim adamı olamayacağına göre, doğruyu bulmak kimsenin tekelinde değildir. Herkes araştırmakla yükümlüdür. Bilinmelidir ki, doğrunun bulunması için öncelikle bir “soru”nun olması gerekir. Herkes soru sorabilir ve yanıtlamak için de düşünmek ve araştırmak gerekir.

***

 

         Her insan çok özel nedenlerden dolayı yaratıldığını unutmamalıdır. Tarihsel kahramanlara da o gözle bakılmalıdır. Biz tarihi şu gözle okursak çok yararlanırız: İnsan olduğunun farkında olanlar, bizden yıllar önce çok önemli düşünceler üretmişler ve büyük işler başarmışlar. Demek ki, insan her çağda çok önemlidir. Bugün de önemini kaybetmemiştir. Tarih insana dolaylı olarak “ben ne yapabilirim”i anlatır ve insanı bu yönüyle de etkiler. O nedenle hepimizin bu etkiye ve uyarıya ihtiyacı vardır!

 

Unutmayalım ki, okuduğumuz tarihsel başarılar, insanların kendi zamanları ve yaşamları için başvurdukları birer insani çabalardı. O nedenle tarihten elde edebileceğimiz en önemli sonuçlardan biri de “Şimdi sıra bizde…” olmalıdır.  

 

***

 

         İnsan yaklaşık 15-20 yıl aile, yakın çevre ve insanlığın ürettiği ekonomik ve sosyal değerleri tüketerek yaşar ve insanlığa borçlanır. Borçlu olduğunu ancak akli ve bedeni olgunluğa ulaştığında kavrar. İnsan benzer akıl yürütmeyle Allah’ı da kavrar. Çünkü kendisinin yaratmadığı mükemmel bir bedene sahip olduğunu görürü ve bunu mükemmel bir şekilde donatılmış bir evrende kullandığının farkına varır. Neden var olduğunu ve sonunda ne olacağını düşünür. Bu ve benzeri birçok soruyla insan, her şeyin Yaratıcısı, her şeyi Bilen, Esirgeyen, Bağışlayan, Koruyan, Ödüllendiren, Cezalandıran… bir varlığı tanır, O’nu kavrar ve O’na olan borcunu ödemeye çalışır.

 

         İnsan bilgilendikçe Allah hakkında daha çok bilgiye ulaşır. Bu da inancının güçlenmesine neden olur. En küçük mikro varlıklardan, en büyük makro varlıklara kadar her parçacıkta ve bütünde, ancak akılla kavranabilecek bir mantık ve bilgi bütünlüğü karşısında insanın şaşırmaması ve derin düşüncelere dalmaması mümkün değildir.

 

En küçük parçacıkta bile binlerce işlemin peş peşe hiçbir sapma olmadan akıllıca meydana gelmesi, bilim adamlarını her zaman şaşırtmıştır. En küçük parçacığın trilyonlarca benzerinin de aynı düzen içinde davrandığını düşünürsek, bu sayıdaki küçük parçacığın her birinin bu denli düzenli ve mantıklı davranışı evrende sınırsız yücelikte ve enginlikte üstün bir aklın egemenliğini kaçınılmaz kılmaktadır.

 

***

        

Allah’ı kavramakta güçlük çekenler “Allah” kavramının yerine “tesadüf – rastlantı”yı kullanırlar. Henüz “tesadüf”le açıklanabilecek bir yapıya rastlanmamışken “yaratılış”ın Allah’sız, yani “tesadüf” olduğunu ileri sürerler.  

 

Oysa bir varlığı ortaya koyanın öncelikle “Bilge” sıfatının olması gerekir. Bilginin olduğu yerde de tesadüfe yer olamayacağına göre yaratılış tesadüfle açıklanamaz. En basit bir kalemin bile rastlantı sonucu yapıldığına kimse inanmazken, insanın ve evrenin, rastlantı sonucu ortaya çıktığı nasıl iddia edilebilir ki? Bu görüşlerinde ısrar edenler, insanın ve evrenin bir kalemden daha basit varlıklar olduklarına mı inanıyorlar? Veya “rastlantı” sonucu ortaya çıkan bir kalemin olduğuna inanmayanlar, neden Allah kavramının rastlantı ile ortaya çıktığını ileri sürüyorlar?  Sırf insanı ve evreni Allah’ız açıklamak için basit görüşleri savunanlar, gerçekten bu görüşlerine içtenlikle inanıyorlar mı? Yoksa yaratılmayı anlayamadıklarından mı “tesadüf” diyorlar, bunun tartışılması gerekir.

 

*****

         Çok sayıda kişiyle görüşmeler yapılmış ve ilginç sonuçlara varılmıştır.

 

         -Bazı Batılı inançsız filozoflar, İsa’nın tanrı olamayacağını ileri sürerek Tanrı’ya inanmadıklarını açıkça yazmışlardır. Hıristiyanlar Allah’ı “insan-tanrı” gibi tanıtmaktalar. Oysa İsa hiçbir şekilde insan-tanrı değildi, bizler gibi bir insandı. Doğmuş, büyümüş, yaşlanmış ve ölmüştür. Peygamber yani örnek bir insan olarak yaşamıştır… Böyle bir kişiyi “Allah mı” “insan mı” karıştıracak şekilde tanıtmak ve buna anlamayanı ve inanmayanı da “Tanrısız” diye adlandırmak doğru olmasa gerek. Bu tür Tanrısızlık bizce anlaşılabilir bir durumdur.

 

         -Tevrat’ın anlattığı Yahve (Allah)’yi sorgulayan bazı düşünürler, Allah’ın insanlar arasında ayrım yapamayacağını ve ayrım yapan Allah’ın adil olmayacağını, adil olmayan Allah’ın mükemmel varlıklar yaratamayacağını söylemişlerdir… Bu kişilerin inançsızlığını inceleyen birçok aydın kişi, adil olmayan Allah’a inanılamayacağı sonucuna varmışlardır. Çünkü insan aklı adil olmayan bir varlığı Allah olarak anlayamamaktır.

 

         -Allah’a ve ölüm sorası yaşam (ahiret)’a inanan bazı bilim ve düşün adamlarının dinlere inanamadıkları görülmüştür. Sorulduğunda da “Allah olmadan olayları açıklayamıyoruz ve O’na inanıyoruz ama dinlerin kurallarının çoğunu ise doğru bulmuyoruz…” demişlerdir. Bu kişilerin “kural tanımazlığı”nı inceleyen kimi din bilginleri şu sonuçlara varmışlardır:

-Her Allah tanıtımı doğru değildir. 

-Her ahiret açılaması da doğru değildir.

-“Dini kural” diye anlatılan her kural “doğru” değildir.  

-İnsanlar bazen çok gerekli gördükleri bir kuralı, Allah’ın bir kuralı gibi benimseyip tanıtmışlardır. Bunlar zamanla dinin gerçek kuralları gibi kitaplarda yer almıştır. Aradan bir süre geçince yeni bilgiler ve koşullar, birçok görüşü etkisiz ve gereksiz hale getirmiştir. Başlangıçta dikkat edilmeden dinin asli kuralı gibi benimsenen kurallar, bilim adamları tarafından yanlışlanınca ciddi sorunlara neden olmuştur… Din adamları dinin ana metinleri ile din bilginlerinin görüşlerini birbirine karıştırınca, önce bilim adamları ile din adamları arasında bir tartışma çıkmıştır. Din adamları yanlışlarında ısrar edince de “kural tanımayan” ve sadece Allah’a inanan insanlar ortaya çıkmıştır.   

 

-İslam ülkelerindeki durumun ise çok farklı olduğu görülmüştür: Müslümanlık da sanki Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi aynı Allah’ı tanıtıyor sananlar, Kur’an’ı incelemeden ilginç yanlışlıklar yapmışlardır. Oysa Kur’an, Hz İsa’yı Hz Muhammed gibi tanıtmaktadır. İsa’nın insan-Tanrı olarak tanıtılmasına da kesinlikle karşıdır. Yine Kur’an’a göre Allah insanlar arasında ayrım yapmaz ve İsrailoğulları’na üstünlük statüsü vermez. Kim çalışıyorsa ve hak ediyorsa, biliyorsa… üstün ve haklı odur, der. Doğuştan üstün olma görüşüne kesinlikle karşıdır. Kur’an’da Allah, hiçbir dinde ve kutsal kitapta yer almayan genişlikte sıfatlarıyla tanıtılır. Ve Allah, öncelikle “bilge”dir ve Allah’a gerçek anlamda ancak bilginler inanır, denir…   

 

***

 

         Kur’an bir konuyu anlatırken “bilinebilecekler” ile “inanılacakları” ayırır. Bazı konular hem bilmenin hem de inanmanın konusu olabilir. “Allah” da bunlardan biridir, hem bilinebilir hem de inanılabilir. “Bir ev”, dendiğinde “hangi ev” deriz, çünkü tüm evler aklımıza gelir ve hangisi olduğuna karar veremeyiz. Ama “beyaz ev” denirse ev biraz anlaşılır ama çok sayıda beyaz ev vardır, hangisi olduğuna yine karar veremeyiz. “Beyaz, tek katlı ev” denirse biraz daha anlaşılmış olur, fakat çok sayıda tek katlı beyaz ev arasından, aradığımız tek evi bulmamız çok zordur. Eğer bu evi 100 sıfatı ile anlatırsak projesine ve adresine kadar tanıtmış oluruz ki, artık bu ev gitmesek de, görmesek de, içinde yaşamasak da bizim için “bilinen” bir ev olur. İşte Kur’an Allah’ı çok sayıdaki sıfatı ve eylemi ile anlatarak bilinen bir varlığa dönüştürmektedir.

 

***

 

         Allah’a “inanmaya” gelince.. Farklı bir açıklama yapmak zorundayız. Az önce anlattığımız “bilme” etkinliği, zaman skalasında geçmiş zamanı kapsar. “Bilme” etkinliğinde “gelecek” henüz yaşanmadığı için “bilinmez”; ancak tahmin edilebilir. O nedenle geleceğe sadece bilgi ile yaklaşmak yeterli değildir. Çünkü yaşanmamış gelecek çok ihtimallidir, olasılıkların hangisinin doğru sonuç vereceğini önceden kanıtlayamayız. Ama sonunda bir şeye “karar” veririz..

 

İşte geleceğe dönük kararlar almak için bize güven veren bir kaynağa “güvenmemiz – inanmamız” gerekir. Tam olarak sonuçlarını ileride, henüz yaşamadığımız günlerde göreceğimizden Allah’a ve ahirete şimdiden inanıp inanmamaya karar vermemiz gerekir. 

 

         İnanma konusuna başka bir örnekle de yaklaşabiliriz: Önemli bir sorunu çözmeye çalışalım. Bu sorunun çözümüne kanıtlanmamış aksiyomlar ve hipotezlerle başlarız ve buna göre düşünürüz. Araştırmanın bir aşamasında aksiyomlarımızın ve hipotezlerimizin doğru olmadığını gösteren bulgulara rastlarız. Önceki aksiyomları ve hipotezleri terk eder ve yeni kanıtlanmamış aksiyomlar seçer ve yeni hipotezler kurarız. Birçok kez başlatılan ve terk edilen, tekrar başlatılan araştırmalar sonunda çözüme varılır. Çözümün bulunmasına yardımcı olan aksiyomlar ve buna bağlı kurulan hipotezler bu aşamadan sonra önem kazanır. Bu bilim dünyasında sıkça rastlanan bir durumdur. Bazı araştırmalar da önceki aksiyomları aynen kabul ederek yeni hipotezler kurar ve bunları araştırır…  

 

         Allah’a ve ahirete inanıp inanamayacağını araştıran kişiler bu yolu izleyebilirler. Çünkü dünyada 6 milyar insan yaşamakta, her bir kültürde Allah ve ahiret başka şekilde anlatılmaktadır. Bunlar arasında hangisine inanılacağına karar vermek zordur. O nedenle tutarlı ve bilimsel bir yolun izlenmesi gerekir.

 

Bilim dünyasında, “önce aksiyomları kanıtla, bunu kanıtlamadan hipotez kurma” denirse, hiçbir bilimsel araştırmaya başlanamaz. Aksiyomların yerindeliği, araştırmanın ileriki aşamalarında anlaşılabilir; başlangıcında değil. Aynı akıl yürütme modeli “Allah ve ahiret inancı” için de kullanılmalıdır. Veya “İnek kutsaldır” veya “İsa Allah’ın oğludur” inançları için de…

****

 

            Kanıtlanmamış aksiyomlar, her bilimsel alanın “inanç esasları”dır. Araştırmacılar, aksiyomları kabul ederek araştırmaya başlarlar, araştırmalarının bir aşamasında kabullerinde ne kadar doğru veya yanlış bir seçim yaptıklarını kolaylıkla anlarlar. İnsanlar Allah’a ve ahirete inanmakla doğru bir seçim yapıp yapmadıklarını, ancak bir süre “Allah ve ahiret varmış gibi” yaşayarak ve araştırarak anlayabilirler. Allah ve ahiret yokmuş gibi yaşayarak da bir sonuca varabilirler.  

 

         Aksiyomları belirlemeden sadece hipotez kurarak araştırma yapmak ise örneğin “Meryem, bir çocuk mu doğurdu; yoksa Tanrı’yı mı”, sorusuna yanıt arayan biri “İsa bizler gibi bir insandır” diyerek araştırmaya başlayabilir. Sonucu ne olursa olsun, bu sorunun yanıtı bizi temelden dindar olup olmamak gibi bir tercihe götürmez; ancak araştırmacıyı Müslümanlık ile Hıristiyanlık arasında bir seçim yapmaya götürebilir. 

 

***

 

         İnanan ne yapar? Allah’ı görmesek de, tüm kanıtlar evrenin yaratıldığını gösteriyorsa (tıpkı bir savcının cinayet işlendikten çok sonraları, suçun işlenişini görmediği halde eldeki bulguları inceleyerek suçluyu tanımlayabiliyorsa ve suçluyu bulmak için gerekli işlemleri başlatıyorsa), Allah’a inanan kişi, “O” varmış gibi yaşamaya başlar. Tıpkı savcının yaptığı gibi bulgulardan yola çıkarak tanımladığı sanığın peşine takıldığı gibi, inanan insan da Allah’ın ve ahiretin izlerinden ayrılmadan yaşamaya başlar.  

***

 

          Başlangıçta tanımladığımız gibi din, insanın Allah’la ve diğer insanlarla yapmış olduğu hak ve ödev sözleşmesidir ve dini hayat, insanın bu tür sorumluluklarını yerine getirme “niyeti” ve “eylemleri”dir.  

 

         İnsanlar Allah’a olan borçlarını, Allah’ın önem verdiği değerlerle öderler. Allah için önemli olan, insanların kendisini tanıması, saygı göstermesi, inanması, güvenmesi, şükran duygusu taşıması…dır. Bu tür duyguların insanlar arasında değeri düşüktür, fakat Allah katında çok yüksektir ve her borcu ödemeye yetecek kadar da değerlidir.

 

***

 

         Öncelikle tüm varlığı, Allah olamayacak değersiz bir varlığın yaratmasına bağlayanlar veya tesadüfle açıklamaya çalışanlar, önemli bir düşünce ve felsefe hatası yaparlar. Bu da beraberinde birçok hatayı doğurur. Bu nedenle Allah’ın doğru bir şekilde kavranması gerekir.

 

         İnsanlar Allah konusunda sağlıklı bir düşünceye ulaşabilirler. Ayrıntılarda farklılık olsa da, çoğunlukla insanlar Allah inancına ulaşırlar. Bilge, Koruyucu, Yaratıcı, Bağışlayıcı, Güçlü, Cezalandırıcı… gibi özellikleri olan Tanrı fikri çok yaygındır. Fakat bazı insanlar Allah’a inanmazlar.

 

Bu tür kişiler başlangıçta bir düşünce hatası yaparlar. Önce Allah’ı inanılması imkansız bir varlık gibi tanımlarlar, sonra da O’na inanmazlar. Bu açıdan bakıldığında, yani Allah inanılmaz özelliklerde tanımlandığında, inanan kişiler de inanamaz hale gelirler. Bundan dolayı inançsızlık öncelikle bir düşünce yanılgısıdır. Doğal olarak inanılamayan bir varlığın insana sorumluluk yüklemesi de beklenmemelidir. Bu nedenle Allah inancı yoksa, ahiret inancının açıklaması yapılamaz.

***

 

         İnsanlar yardım ve ilgi gördükleri kişilere borçludurlar ve onu ödemekle yükümlüdürler. Bazı borçlar, doğrudan borçlu olunan kişilere ödenir. Bazı borçlar da, borçlanılan kişiye değil de; toplumda ihtiyacı olan herhangi bir kişiye ödenir.

 

         Din, özellikle İslam Dini, insanlar arasında sürekli gelişen ve karmaşık hale gelen ama geliştikçe de insanları uygarlaştıran her türlü işbölümünün artmasını ister. Din, işbölümünün artması ve varılmak istenen başarılar için insanlara kurallar önerir. Çünkü haklar ve ödevler ancak kurallar ile anlaşılabilir. Düzen ancak kurallarla oluşabilir ve barış ancak kurallara uyularak gerçekleşebilir. Din kavramının “hak ve ödev sözleşmesi” şeklindeki tanımı “kurallarla” birlikte anıldığında daha iyi anlaşılabilir.

***

 

         İslam Dini’ne göre “kişi” akıl ve beden olgunluğuna ulaşan varlıktır. Akıl ve beden arasındaki ilişki, matematikteki çarpma işlemi gibidir. İkisi birden varsa “kişilik” vardır, biri var diğeri yoksa ikisi de yok sayılır. Herhangi bir sayının sıfırla çarpımının sıfır olması gibi. Akıl ve beden gelişmesi, hangi konu için yeterli ise kişi o konuda sorumlu olur ve görev üstlenir.

 

         Sorumlulukların yerine getirilmesi için mutlaka kuralların açık ve taraflarca anlaşılabilir olması gerekir. Bu nedenle dinler her dönemde destekleyici ve kolaylaştırıcı kurallar önermiştir. Dindar kişiler, bir kuralı Kutsal Kitap yazıyor diye değil; kuralın doğru olduğuna inanıyorlarsa benimserler.       

 

         Dinlerin önerdiği kuralları insanlar önemserler veya önemsemezler, fakat mutlaka bir kural koyarlar. Allah insanlardan kural koyarken belli ölçütleri gözetmelerini ister: Adalet, herkesin yararı, doğruluk, eşitlik, yardımlaşma… gibi.

 

         Sadece ve sadece doğru olduğu için konulmuş, belli bir kişi ve gruba çıkar sağlamak amacı gözetilmemiş tüm kurallar pozitif olarak dinin de onaylayacağı kurallardır ve bunlara uymak dini bir sorumluluktur. Bu kuralların kaynağı akıl olabileceği gibi kutsal kitaptaki yeri de tartışmalı olabilir.

 

         İnsanların birbirlerine olan sorumluluklarını düzenleyen kuralların bir kısmı yasalarca düzenlenir, bir kısmı adet ve gelenek olarak yaygınlaşır, bir kısmı da küçük aile veya grup içerisinde benimsenir. Ama sonunda sorumluluklar yasal veya ahlaki kurallarla düzenlenir.

***

 

         Kişiler Allah’a ve insanlara karşı üstlendikleri yükümlülüklere göre haklar ve ödevler açısından farklı statüler kazanırlar. Bu kişiler Kur’an’da açık bir şekilde belirtilmiştir:

        

         -Mümin, hem eylemlerinde tutarlı, hem de düşünce ve inanç olarak tutarlı kişidir. Mümin, sorumluluklarını tam olarak yerine getirmeye çalıştığı gibi düşünce ve inanç olarak da yaşamı bu şekilde düzenleyen Allah’a çelişkisiz inanır. 

        

-Müslüman, eylemlerinde tutarlıdır, iyilik yapar, insanların haklarına saygılıdır ve ödevlerini de tam olarak yerine getirmeye çalışır. Fakat düşünce ve inançlarında tutarlı değildir. Ateist veya Budist gibi Allah olamayacak varlıkları Allah gibi kutsarlar. Bu şekilde inanmalarının nedeni, gerçeğin bu olduğu yönündeki samimi görüşleridir.

   

         -Günahkar, eylemlerinde tutarsızdır, Allah’a ve insanlara karşı sorumluluklarını yerine getirme konusunda yeterli çabayı göstermez ve zaman zaman yanlış yapmaktan da geri durmaz. Fakat düşünce ve inanç olarak tutarlıdır. Allah’a inanır ve sorumluluklarını bilir.

 

         -Kafir, hem eylemlerinde hem de düşünce ve inançlarında tutarsızdır. Kasıtlı olarak kendi çıkarlarına uygun kurallar koyar veya koymaya çalışır, inanmadığı düşünce ve inançları çıkar sağlamak adına halka inandırmaya çalışır. Bunu yapmak için de örgütlenir…

 

         -Müşrik, hukuk ve kural tanımayan ve hak ve ödevin karşılıklı olduğunu bilmek istemeyen kişidir. Bu nedenle müşrikler de hem eylemlerinde, hem de düşünce ve inançlarında tutarsızdır.

***

 

         Birçok dinin nasıl oluştuğu tartışılmaktadır. Bir olan Allah’ın birçok din göndermesi mümkün müdür, gibi… Bu sorular değişik açılardan tartışılabilir:

 

         -Allah insanları özgür düşünceli yaratmıştır. Bu nedenle, tek olan din, özgür düşünen insanlar tarafından farklı yorumlanmıştır. Bu doğal yaklaşım, zamanla farklı mezhepleri ve tarikatları doğurmuştur. Bazı yorumlar, yeni yorumcuların eklenmesi ile başlangıçtaki özelliklerini korusa da farklı bir dine dönüşebilir. Veya zamanla insanlar görüş ayrılıklarını farklı bir din gibi algılayabilir.

 

         -Toplumların gelişmişlik düzeyleri, değer yargıları, ekonomik ve sosyal yapıları ve medeniyet anlayışları farklı ise din, tek de olsa koşulların farklılığından dolayı ”ayrı bir din” gibi anlaşılır. Dinin önerilerini yaşamın konusu yapan yorumcular, koşullara göre davranırlar. Koşulların farklılığı zaman içerisinde arttıkça “aynı din”, “ayrı din” gibi görülebilir.

 

         -Bazı dini oluşumlar başlangıçtaki sevecenliğini ve içtenliğini kaybeder. Fakat halkın o dine olan bağlılığı devam eder. Din adamları, grup dayanışması içinde hareket ederek dini bir bürokrasi oluştururlar ve başkalarının o din içinde önemli yerlere gelmesini engellerler. Yani bilginin, içtenliğin ve sevecenliğin yerini, çıkar dayanışması alır. Doğal olarak bu yapıya karşı bir tepki oluşur. Dini bürokrasi sevimsizleşince, o yapı içinde yükselemeyen yetenekli ve kimi hırslı din yorumcuları, yükselmenin farklı bir yolu olarak ayrı tapınak (kilise, havra, tekke gibi) yaparak yeni yorumlarla, yeni bir dini akım başlatırlar. Halkın da katılımı sağlandığında bu muhalefet girişimi, önce tarikat veya mezhep, zamanla da ayrı bir dine dönüşebilir.

 

         -İlkçağın kent kralları “güçlü” olabilmek için dini argumanlardan yararlanarak “rahip-kral” olmuşlardır. Kentler arasındaki rekabet ve çatışma arttıkça rahip-krallar, “yarı tanrı rahip-krallar” olmaya başlamışlardır. Siyasal güçle oluşan her kentin ayrı din yorumu, özünde din değildir; her biri görkemli tapınaklarda ve kral öncülüğünde yapılan birer törendir ve protokoldür. İlkçağda kralların öncülük yaptığı bu tür dinlerin hepsi “siyasal içerikli dinlerdir” ve halkın uymaya zorlandığı dinlerdir. Bu dinlerin içerikleri adalet ve eşitlikten yoksundur. Öncelikli konuları kral ve kraliçenin kutsallığı ve kutsanması..dır. Bu nedenle günümüzde bile varlığını sürdüren tarikat modeli ezoterik dini hareketler, İlkçağda rahip-kral veya yarı tanrı rahip krallara duyulan tepkiler sonucunda ortaya çıkmıştır. Fakat bazı tarihçiler ve sosyologlar “rahip kent krallar” dönemini, çok tanrılı dinler dönemi olarak yorumlamaktalar. Mezopotamya’nın kent kralları ve tapınakları, Eski Mısır’ın kralları, tapınakları ve mezarları… buna örnek gösterilmektedir. Yukarıda sayılan nedenlere yenileri eklenebileceği gibi daha farklı varsayımlarla, çok daha değişik sonuçlara varılabilir. Ama eski çağların çok sayıdaki dinlerinin ortaya çıkışını bir nedenle açıklamak oldukça zordur.

        

         İlkçağlarda şekil yazısı kullanılmaktaydı. Kutsal metinler ve onların en önemli konusu olan Allah ve sıfatları da şekil yazısı ile yazılmıştır. Allah’ın Sevgi, Coşku, Cesaret, Ceza, Esirgeyici, Bağışlayıcı, Bilge, Bereket… gibi sıfatlarını başlangıçta şekille yazan topluluklar sonraları yazıyı heykele dönüştürmüşlerdir. Rahip-krallar ve Yarı-tanrı Krallar döneminde ise Allah’ın bu sıfatları rekabet sonucu kentler arasında biri veya birkaçı sahiplenilmiş ve çok tanrılı bir görüntü sergilenir olmuştur. Yozlaşma dönemlerinde ise Yarı-tanrı rahipler-krallar, kendilerini tanrı soyundan ilan ederek Tanrı’nın temsilciliğini üstlenmişlerdir. Bu döneme ilişkin kalıntıları yanlış yorumlayan 19. yüzyıl tarihçi ve sosyologları, ilkçağlarda insanların çok tanrılı olduğunu, zamanla da tanrıları azalta azalta tek Tanrı’ya ulaştıklarını ileri sürmüşlerdir. Bu açıklamalar birer hipotezdir…

                                                               Harun Özdemir


Bu Yazıyı Oylayın: 

Yorumlar
helin [ 30 Kasım 2010 02:31:38 ]
brovo alkış dini seviom çok ama çok tam istediğim şey allahım sana şükürler olsun

!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! [ 09 Ocak 2009 09:40:11 ]
yha bnim aradıgım bu deyil ki ama nasl bi site bu yha ilginç ilginç şeyler yazıyo valla yha

Diğer Sayfalar: 1. 

Yorum Yazın
İsim:


E-Posta:


Mesaj:
       
       
       
       
Kalın | İtalik
Altçizgili | Link