İlme Dayalı Felsefe (I)
Kategori: Siyaset  |  Okunma: 2250  |  Puan: 8,7  |  16 Kasım 2006

GİRİŞ

Bir bina yaptırmak isteyen önce mimara gider, ona nasıl bir yapı istediğini anlatır, mimar da onun dile getirdiği istekleriyle, dile getirmediği isteklerini bir araya getirerek mimari proje çizer. Ev yaptıracak, merdivenden ve pencereden bahsetmez, mutfağın, banyonun büyüklüğünü söylemez ama bu hususta eski yapılardan elde edilmiş deneyimleri bilen mimar bunları da değerlendirerek yapının projesini çizer. Basit köy yapılarında ise kişi bunu ustaya anlatır ve usta da onun istediği yapıyı kendi becerisiyle yapar. Ama bugün yüz katlı apartmanlar yapılmaktadır. Artık ustanın bunu yapmasına imkan yoktur. Bir uçak artık tarifle yapılamaz. Bir bilgisayarı ustalar yapamaz. Çünkü bu iş binlerce, on binlerce bazen yüz binlerce insanın birbirine uyumlu bir şekilde çalışması ile başarılabilmektedir. Bu uyumu sağlayan da proje olmaktadır. Herkes ayrı ayrı ama projeye uygun işler yapar, sonunda da dev yapı oluşur.

 

Mimari proje ile yapılmak istenen ve ihtiyaçlar ortaya konulur. Oysa yapılmak isteneni bilmek yeterli değildir. Nasıl yapılacağının da tespiti gerekir. Bunu da mühendislerin yaptıkları uygulama projeleri belirler. İnşaat, elektrik ve makine mühendisleri mimari projeyi ele alır ve uygulama projesini hazırlarlar. Burada hangi malzemenin hangi boyutlarda kullanılacağını ortaya koyarlar. Buna uygulama projesi diyoruz. Uygulama projesi ile neyin nasıl yapılacağı ortaya konur.

 

Bundan sonra o işi müteahhitler üstlenir, yüzlerce veya binlerce insan bu uygulama projesine göre çalışarak yapıyı bitirirler. Halk yapıyı mimarların veya mühendislerin eseri olarak değil de; müteahhitlerin eseri olarak görür. Bina bittikten sonra içeri girilir ve yerleşilip günlük hayat başlar. Artık müteahhitlerin de işi bitmiş olur.

 

Daha sonra bina kullanılırken tamir ve bakım işleri gerekir. Boya, badana işleri vardır. Bunların yapılması için plan ve projeye gerek yoktur. Nerede bir arıza görülürse ustalar tarafından giderilir ve temizlikçiler temizlik yaparlar. Böylece hayat devam eder. Ne var ki, her şeyin ömrü vardır, yapının da. Yapı yaşlanır ve dökülmeye başlar, artık tamiratla da baş edilemez hale gelir. O zaman binayı yıkıp yerine yenisini yapmak gerekir. Ancak bunu yaparken de işe yeniden başlanır. Önce mimara gidilir, proje yapılır. Sonra mühendislere gidilir uygulama projesi yapılır. Sonra müteahhit bulunur ve müteahhit köhnemiş binayı yıkar ve yeni projeye göre yenisini yapar.

 

İşte medeniyetler de birer yapı gibidir. Yaklaşık bin yıllık ömürleri vardır. İlk medeniyetler birer usta medeniyetleriydi. Din adamları medeniyetin tamamını yaparlardı. Yani hem proje yapar, hem inşa eder, hem de tamir ve bakımını yapardı. Ancak yerleşik medeniyetler kurarak insanlık gelişince bu yetmez oldu. Medeniyetin mimarları, mühendisleri, inşaatçıları ortaya çıktı sonra da tamircileri. Böylece artık gecekondu medeniyetlerin yerini planlı, projeli medeniyetler aldı.

 

Medeniyetlerin mimarları din adamları, peygamberler olmuştur. Gelmişler, eskimiş, köhnemiş yapıların yenilenmesini önermişler, halk ile tartışarak, halkı eski medeniyetin yıkılıp yeni medeniyetin kurulmasına ikna etmişler ve cemaatler kurmuşlardır. Bu işi ilk önce Mezopotamya'da İbrahim (AS), sonra Filistin'de Musa (AS) ve Davut (AS) ve sonra  İsa (AS) ve sonunda da Muhammet (AS) yapmıştır. Bunlar insanlığın ihtiyacını gidererek yeni medeniyetlerin mimarları olmuşlardır.

 

Medeniyetlerin mimarları cemaatleri oluşturduktan sonra, bu cemaatlar içlerinden fikir adamları yani filozofları ortaya çıkarmış ve halkın ihtiyaçlarının nasıl giderileceğini projelendirmişlerdir. Bunu, yeni bir genel hayat anlayışı veya dünya anlayışı getirmek suretiyle yapmışlardır. Yunan filozofları politeizme yani çok tanrılı dine karşı yeni felsefe kurdular. Sonra bu felsefe Hıristiyanlık ve Müslümanlık dünyasında tek tanrı esasına dayalı geliştirilmiştir. Bugünkü Batı felsefesi ise ateizme dayanmaktadır. Avrupa medeniyeti böyle oluşmuştur.

 

Avrupa medeniyetinin temel ilkesi determinizmdir. Yani her şey mevcut tabii kanunlar içinde cereyan eder. Bu kanunları değiştirecek biri yoktur. Bu kanunları kimse var etmemiştir. Bizim işimiz bu kanunları bulmaktan ibarettir. Bu da akıl yürütmekle değil; deneylerle yapılan ilmi çalışmalarla olur, şeklindedir.

 

Filozoflar medeniyetlerin mühendisleridir. Onlar uygulamalı proje yaparlar. Bu projeye dayanarak medeniyetin müteahhitleri ortaya çıkar ve medeniyeti kurarlar. Bunlar da ilim adamlarıdır. İlim adamları felsefenin gösterdiği yönde çalışır ve birçok deney ve gözlem sonucu ilmi gerçekleri ortaya koyarlar. Sonunda felsefenin istediği yapı oluşur.

 

Gerçekten böyle olmuş, ateist bir felsefeye dayalı Avrupa medeniyetinin felsefesi, milyonlarca ilim adamını çalıştırmış ve bugünkü ateist dünyayı kurmuştur.

 

Ne var ki, felsefenin doğurduğu ilim her zaman felsefenin istediği sonuçlara götürmez, birçok durumda tam tersi sonuçlara varılır ve ilim kendisini var eden felsefeyi yıkar. Böylece eskimiş yapının yenilenmesi zarureti ortaya çıkar. İşte batı medeniyetinde şimdi, din adamları yok, ateizmi savunan filozoflar ve bunu uygulayan alimler de yok. Sadece çökmekte olan batı medeniyetinin tamircileri var. Bakalım, bu bina ne kadar zaman tamirat ile işe yarar bir şekilde varlığını sürdürebilecek.

 

Batı felsefesi ateizme dayanır. Bunu Tanrı’yı inkar ederek yapmaz, "Tanrı’nın varlığı ve yokluğu aklın ve ilmin işi değildir. O halde Tanrı’ya isteyen inansın ve ibadetini yapsın, bize gelince, biz ispat edemediğimiz bir şeyi kabul edemeyiz, red de edemeyiz. Ama o yokmuş gibi davranırız. O halde bize göre Tanrı yoktur ve biz dünyayı böyle anlayacağız" demişlerdir.

 

Din adamları da bu görüşleri kabul etmek zorunda kalmıştır; çünkü başlangıçta dinin getirdikleri ile ilim çatışır olmuş ve dindarlık tehlikeye girmiştir. En iyisi, "dinde akıl yürütülmez" diyerek saf insanları peşlerinden götürmekle yetinmeyi tercih etmişlerdir. Ne var ki, bu saf insanlar bugün yüzde beşe düşmüş ve her gün azalmaktadır.

 

Oysa ilim gelişmekte ve filozoflar hatalı, peygamberler ise haklı çıkmaktadır. Fakat din adamları bu gelişmeleri izleyebilecek öğretim imkanlarını kullanmadıklarından çağın dışında kalmışlardır. 

 

Ateist filozoflar, “Tanrı görülmüyor, tabiat kanunları var ve bu kanunlar hep var. Kendiliğinden olmuştur ve asla değişmezler. Sonradan var olmamışlardır. Nasıl ki, sonradan var edilmeyen Tanrı’yı kabul ediyoruz, bunun yerine sonradan var edilmeyen tabiat kanunlarını kabul edebiliriz ve tek bir Tanrı’ya da ihtiyacımız kalmaz. Meçhullere yeni meçhul katmaya gerek yok” diyorlardı.

 

Peygamberler ise tam tersini iddia ediyorlardı: "Tabiat kanunları denilenler, kendiliğinden var olan şeyler olmayıp Tanrı tarafından konmuş kurallardır. Nasıl toplumda, meclislerin çıkardığı kanunlar varsa, Allah'ın da kainat için koyduğu kanunlar vardır ve tabiat kanunları bunlardır. Sonradan konmuş ve değişebilirler".

 

İşte ilim, kainatın baştan beri varolmadığı, en az on, en çok on beş milyar yıldan beri konmuş tabii kanunlar ile varolduğunu kesin olarak ortaya koydu. Daha önce bu tabiat kanunları yoktu. Hatta zaman yoktu, mekan yoktu. Sonradan kondu. Böylece felsefenin ana prensibi, Tanrı’nın varlığını zorunlu kılıyordu. Bu prensip de şu idi. Bir şey ne kendiliğinden varolur, ne de yok olur. Bir oluş varsa mutlaka onu olduran da vardır. Kainat yoktu, varoldu. Öyleyse bunu var eden bir varlık vardır ki, bunun adına Tanrı denmektedir.

 

Filozoflar, yavruları olan ilim tarafından yalanlanınca, yeni bir varsayımla ortaya çıktılar. Kendiliğinden madde yok olmaz ama kendiliğinden madde tekâmül eder. Böylece önce cansız maddeler oluştu, kendiliğinden yer ve gök meydana geldi, sonra da moleküller bir araya gelerek canlıyı oluşturdular. Kendiliğinden neden olmasın? Tekâmül kanunları bu çelişkiyi ortadan kaldırır.

 

Ne var ki, bu yeni ateist önerisini de ilim çürütüyordu: İlim diyordu ki, bir şey kendiliğinden bozulur, ama kendiliğinden düzelmez. Bir duvar zamanla bozularak taş yığınına dönüşür ama hiçbir zaman taşlar kendiliğinden bir araya gelerek duvar olmazlar. Kainatta entropinin büyümesi, bozulmanın artması kanunu vardır. Buna termodinamiğin ikinci kanunu denmektedir. Evrim, entropinin küçülmesidir. Bu ise genel ilkeye aykırıdır ve esasen biz hiçbir zaman böyle saçma şeye inanamayız. Böyle bir şeyi kabul etseydik yeraltı medeniyetlerinin tamamını kendiliğinden oluşmuş kabul etmek zorunda kalır ve tarihi inkâr ederdik.

 

İşte felsefe kendi yavrusu ilim tarafından çıkmaza sokulunca kendi kendisi inkara ve "Felsefe hayallerden ibarettir, ne işe yarar, bize deneylerle sabit ilim lazımdır" demeye başladı. Felsefenin inkarı demek, artık projeye bakmadan binada tadilatlar yapmaya başlamak demektir. Bunun sonucu bir taraf yapılırken diğer taraf yıkılıyor ve bina her gün harabeye dönüyor. Artık yeni din adamları ortaya çıkıp insanlığı yeni medeniyete inandırmalıdırlar ve yeni filozoflar yeni medeniyetin projesini yapmalıdırlar. Bundan sonra da geleceğin ilim adamları yeni medeniyeti inşa edeceklerdir. Tabii ki, bu yeni medeniyet de öncekilerde olduğu gibi benzer sonuçlarla karşılaşacaktır. Ama öleceğim diye kimse doğmamazlık etmiyor. Veya ölecektir diye çocuk yapmaktan kaçınmıyor, tam tersine yerime geçecek halefi bırakayım diye çocuklar yapıyor. Çöken medeniyet de kendisine varis bırakmalıdır.

 


Bu Yazıyı Oylayın: 

Yorumlar

Henüz Yorum Yazılmamış


Yorum Yazın
İsim:


E-Posta:


Mesaj:
       
       
       
       
Kalın | İtalik
Altçizgili | Link