Bir Soru
Kategori: Kültür-Sanat  |  Okunma: 2221  |  Puan: Henüz oy verilmedi  |  04 Mayıs 2009
 
merhaba hocam, ben SJ 85 döneminden M.
size birşey danışmak istiyorum. son 4-5 senedir yavaş yavaş bir değişim dönemine girdim ve eskiden beri gelen varlığımı sorgulama ihtiyacım arttı. Neden yaşadığımı bulmaya çalıştım, nefsimin sınırlarını öğrenmeye, özüme ulaşmaya çabaladım. ama hep aynı noktada takılıyorum gibi hissediyorum. yaradandan ötürü yaratılanı koşulsuz sevemiyorum. bütün dünyada bu kadar kötülük varken nasıl sevebileceğimi de bilemiyorum. bütün bu kişisel gelişim çalışmaları, enerjiler vesaire denedim ama sonunda fark ettim ki zaten hepsi tasavvufun hap yapılıp satılmış hali. o yüzden bu aralar tasavvufla ilgilenmeye başladım. çok fazla sorum var ve yanıt bulamıyorum. mesela herkesin bir bam teli vardır. herkesi sevmeyi öğrenir ama o bam teline basıldı mı insanların kötülüğüne lanet eder. benim de mesela hayvanlar zayıf noktam. bir insanın kendinden güçsüz bir hayvana eziyet ettiğini ve bundan zevk aldığını gördüğümde bütün kat ettiğimi sandığım yolların başına döndüğümü düşünüyorum. çok yoğun olduğunuza eminim,bu sorularla sizi de sıkmak istemem. sadece acaba bana birilerini ya da bazı kitapları önerebilir misiniz? istanbulda böyle tasavvufla ilgilenen, yol gösterecek yerler yada kişiler var mı, hiç bilmiyorum. bu konuda bana yardımcı olabilirseniz çok sevinirim. şimdiden teşekkürler:)
 
 
Sevgili Kardeşim, yanıtı geciktirdiğim için özür dilerim.

 

Duyguların kriteri ile aklın kriteri farklıdır. İş hayatına atıldığında çok daha yakından görmüşsündür ki, ekonominin ve siyasetin de kriterleri farklı.

 

Bir sufi gibi yaşamayı düşlüyorsan bil ki, aklın ve bilimin sana göstereceği "doğru-yanlış", iş hayatının "kâr-zarar" ve siyasetin "adalet-zulüm" kriterleri karşısında hep şaşıracaksın. Çünkü dinin tasavvuf yorumu, duygularla yaşanabilir. Duyguların kriteri de "güzel-çirkin" veya "iyi-kötü" dür.

 

Her yaşanan olayın duygulara ilişkin bir yönü vardır ve zulmeden, yanlış yapan ve zarar veren kişilerin hangi duyguları yaşadıkları açıklanabilir. Ama bu sorunu çözmez. Bu kişileri yaptıklarından vazgeçirecek bir mekanizmaya ihtiyaç var.

 

İşte bu noktada bu tür kişilere, başkalarını da rahatsız etmemeleri için gereken ceza ne ise verilsin, kötülükler karşılıksız kalmasın isteriz. Bundan daha doğal ne olabilir ki?

 

Cezayı kamu adına hareket eden kişi ve kurumlar veriyorsa, tasavvufun itirazı olmaması gerekir. Ama bireyler, "burada bir yanlış gördüm" deyip ceza ve infaz kurumunu kendilerine göre işletmeye kalkışıyorlarsa bunu kimse onaylayamaz; tasavvuf da onaylamaz. Çünkü tasavvufun ilk dersi "şeriat"a yani insanlar arasında yürürlükte olan "hukuk kuralları"na uymaktır. Uymayanları da cezalandırmaktır.

 

Tasavvuf bu işi hukuk düzenini yürüten kurumlara bırakmıştır. O bu konuda yorum yapmaz. Sufinin asıl amacı ise her şeyin kaynağı "Allah"la beraber olmak, her durumda onun huzurundaymış gibi yaşamaktır.

 

***

 

Sanıyorum, tasavvufî bir bakış açısıyla her olayı açıklamaya çalışıyorsunuz ve çok uğraşmanıza rağmen de başaramıyorsunuz.

 

Vardığınız sonuç yanlış değil. Her ne kadar sufiler her davranışa duygu yüklü bir açıklama getirmeye çalışsalar da, doğrusunu söylemek gerekirse, Kur'an'ın vurgulu bir şekilde anlattığı dindarlık, tasavvufu da içine alan, daha pek çok elemanı barından ve çok daha fazla sorun çözen bir dindarlıktır. Yani tasavvuf İslam Dini içinde bir alt kümedir ve insanî bir yorum ve etkinliktir.

 

**

 

Suç ve cezanın olmadığı, kötülüklerin ceza, iyiliklerin ödüllendirilmediği bir yaşamı onaylayamayız. Zaten Tanrı'nın önerdiği ve doğal akışı içinde tükettiğimiz yaşamın kendiliğinden ortaya çıkardığı yasalar ve tepkiler de bunu gösterir. Yanlışı uyaran, suçu cezalandıran, kârı ve adaleti yücelten insanî talepler sonradan öğretilmiş duygular değildir. İnsanın doğasında var olan, "doğal hukuk ekolleri" tarafından sistemleştirilen Tanrı öğretileridir ve insanın nefsinde de yanlışlara tepki, doğrulara hayranlık duygusu Tanrısaldır.

 

***

 

"Yaratılanı sev, Yaratan'dan ötürü" görüşü kimindir? Tanrı sözü değil. Yunus Emre'nin olduğu söyleniyor. Olabilir de. Dini ve dindarlığı kimden ve hangi kaynaklardan öğreniyoruz? Yunus Emre, Mevlana, İbn-i Arabî... kim, Peygamber kim, Tanrı kim?

 

Bizi bu konularda yanıltan zengin bir kültür var. Önümüze konan kurtarıcı projelerin hepsinde ciddi sorunlara rastlamamız mümkündür. Tarihte yaşamış (kim olursa olsun) yararlı izler bırakmış kişiler, bizler için belirleyici olamazlar. O insanlar kendi dönemlerinde önemli işler de başarmış olabilirler. Ama konu insanın kendisini bulması ise bu kişilerin fazla bir önemi yok. Belki kendi gerçeğimizi bulmamızı bile geciktirebilirler bu kişiler. Belli kişileri tanımakta fayda var ama belirleyici olmalarına izin vermemeliyiz.

 

***

 

Sevgili M., defalarca Kur'an çevirileri okuyabiliriz. Türkçe yayımlanmış 200'ü aşkın Kur'an çevirisi var. Canın her sıkıldığında birkaç sayfa Kur’an çevirisi oku. Düzenli okuyabilirsen çok daha iyi olur. Eminim ki, aklına yüzlerce değil, binlerce soru gelecektir. Bunları yazmaktan üşenme. Özellikle soru biriktirdiğin bir defterin olsun.

 

Soruların bir kısmını, sonraki okumalarında kendiliğinden yanıtlamış olacaksın, bundan da eminim. Bir kısmını ise sorularınla ilgilenebileceğini umduğun kişilere sor, verilen yanıtları anlamaya çalış. Asla hemen kabullenme.... Tartış…

 

Bu senin aydınlanmana yardımcı olacağı gibi, seninle arkadaşlık yapan herkesi de aydınlatacaktır. Bundan emin olabilirsin.

 

Tarihte yaşamış veya şu anda yaşamakta olan bazı kişilerin ilgilendiğin konularda neler söylediklerine de arada bir bak, zararı yok. Ama bunlara fazla takılma. Takılırsan kendini geliştiremezsin....

 

Ben böyle düşünüyorum.

 

Selam ve sevgilerimle.


Bu Yazıyı Oylayın: 

Yorumlar

Henüz Yorum Yazılmamış


Yorum Yazın
İsim:


E-Posta:


Mesaj:
       
       
       
       
Kalın | İtalik
Altçizgili | Link