Batı Yakasının Güzel Oyunları
Kategori: Siyaset  |  Okunma: 1925  |  Puan: Henüz oy verilmedi  |  16 Kasım 2009

BATI YAKASININ GÜZEL OYUNLARI

 

Yaklaşık yüz yıl önce yaşananları anlayabilirsek, bugünlerde yaşananları da anlayabiliriz. Yüzyıl önce bir imparatorluk tasfiye ediliyordu. Bunun farkında olan çok kişi vardı ama tasfiyenin kimleri kapsayacağı ve yerine nasıl bir Türkiye kurulacağı, yeni devlette kimlerin etkili olacağı bilinmiyordu. Yeni dönemde herkes kendine bir rol biçiyordu.

 

Osmanlı’nın tasfiyesine karar verenler de yeni dönemde “kimler”in etkili olacağına henüz karar vermiş değillerdi. Bunu zaman gösterecekti.

 

İş hepten de zamana ve şansa bırakılamazdı. En az yirmi otuz aday olmalıydı, bunlardan biri lider olacaktı, kalanlardan uyumlu olanlar liderin yakınında yerlerini alacaktı. Diğerleri ise liderin insafına bırakılacaktı. O isterse yaşayacaklardı, istemezse de öleceklerdi...

 

Sizce o günler çok mu geride kaldı?

 

Söz konusu olan koşullar ise geride kaldı.

 

Ama konu tasfiye “model”i ise, son dönemlerde yaşananlarla benzerliği çok fazla.

 

****

 

Bugünkü konuşulanlara bakıyorum, hayretler içindeyim.

 

Aslında şaşırmamam gerekir.

 

Bu hayret uyandırıcı gelişmeler karşısında o günlerin son derece etkili kişileri de kendilerini merkeze almışlardı ve “biz olmadan bu ülkede hiçbir şey olmaz” diyorlardı. Her olay onları biraz daha geri iterken yine de “bizsiz bir şey olmaz” diyorlardı.

 

Gerçekte düzen eskisi gibi devam edecektiyse, o kişiler olmadan asla bir şey olamazdı Osmanlıda.

 

Ama oluyordu.

 

Bu kesindi.

 

Birileri mi tasfiye oluyordu yoksa tasfiye olan teferruatıyla büyük bir tarih miydi?

 

Büyük bir tarih gibi duran Osmanlı ve onu temsil ettiğine inanan aileler, kurumlar ve zihniyetler bu kadar büyük bir tasfiyeye akıl erdiremiyorlardı.

 

Çünkü yerine konacak kişiler, kurumlar ve aileler kimler ve nasıl olacaktı? Biz kabul etsek bile bir millet ve dünya bunu nasıl kabul eder ve nasıl sindirebilirdi?

 

Sorular abartılır, kendileri yine vazgeçilmez olurdu.

 

Aslında bu bir paradokstu.

 

Oysa uzun zamandan beri hem ülkeye, hem de dünyaya yük idiler, bunun bile farkında değillerdi. Ekonomik, sosyal ve siyasal hiçbir değer üretemiyorlardı. Buna rağmen “biz olmadan asla!” diyebiliyorlardı.

 

Anlaşılan o ki, bu çevrelerde derin bir körlük ve sağırlık vardı. Hiçbir gelişmeyi sağlıklı bir şekilde değerlendiremiyorlardı:

 

-Savaşın her cephesinde akla zarar yenilgiler yaşanmıştı,

-Başkent ve tüm ülke işgal edilmişti,

         -Majestelerin gemisi kapıya yanaşmıştı,

-Kurumlar bir bir tasfiye edilmişti,

         -Üç gün içerisinde ülkeyi terk edin denmişti,

         -Listeler yayımlanmış, birçok kişi kanun dışı ilan edilmişti… kimse ses çıkaramamıştı…

 

Olanlar bunlarla mı sınırlıydı?

 

Hayır, denemezdi çünkü Anadolu’da bir şeyler olmaya başlamıştı:

 

         -Ruslar altın, para, giysi, mühimmat, uçak yardımı yapmıştı; Bolşevik Devriminin açlık ve yoksulluğuna rağmen.

         -Fransızlar silah hatta uçak yardımı yaparak ve diplomatik destek vererek çekilmişti; savaşın ağır ekonomik, sosyal ve siyasal krizlerine rağmen.

         -İtalyanlar Antalya ve Kuşadası üzerinden askeri yardımlar yapmaktaydı ve diplomatik ve istihbarat desteği vermekteydiler; yoğun iç sorunlarına rağmen.

         -İngilizler Kuvayı Milliye ile hiçbir yerde çatışmaya girmemişlerdi ve İstanbul’daki silah depolarının soyulmasına göz yumuyorlardı; savaşın gerçek galibi olarak İstanbul’da en çok askeri güç bulundurmalarına rağmen. 

         -Yunanlıların Anadolu’yu işgali için İngilizler, Yunanistan’da olmadık entrikalar yapmış, sonunda İzmir’i ve Anadolu’yu işgale ikna etmişlerdi. En kritik noktada ise tüm desteğini çekerek Yunanlılara ağır bir yenilgi yaşatmışlardı. Yunanlıları işgale zorlarken bir çok vaatte bulunmalarına rağmen.

         -Anadolu’da birçok ayaklanma maddi ve manevi olarak desteklenmiş ama bir noktadan sonra de destek kesilerek adeta yenilmelerine çanak tutulmuştu...

 

Birçok şey olmuş, her kafadan bir ses çıkmıştı.

 

Silaha sarılanlar, yabancılarla işbirliğine soyunanlar olmuş. Ama bir türlü “biz olmadan asla!” diyenlerin dediği olmamış.

 

Aksine sıradan, soyu, asaleti düşük olduğu iddia edilen insanlar, eskiyi tasfiye etmiş ve yeni düzenin kurucuları ve geliştiricileri olmuşlardır.

 

****

 

Bugünlerde yaşananlara ülke içinden bakmak isteyenler, en azından 1993’ten; ülke dışından bakmak isteyenler de 1985’ten bugüne yaşananları tekrar incelemeliler.

 

Yukarıda kısaca çizmeye çalıştığımız perspektiften bakmak isteyenler, bugünlerde yaşananların “Milli Mücadele günlerindeki iç ayaklanmalar”a çok benzediğini göreceklerdir.

 

Önce kışkırtılıyor, destekleniyor tam olacak derken bütün ekip suçüstü oluyor. Nasıl oluyorsa oluyor, her darbe girişimi deşifre oluyor. Ama bunu kimin kışkırttığı ve cesaret hormonunu kimin ürettiği ise bir türlü gündeme gelmiyor.

 

Nasıl her ayaklanma Mustafa Kemal’e vitamin etkisi yapıyor idiyse, bugünlerde yaşanan her kriz de AK Parti ve Başbakan Sayın Recep Tayip Erdoğan’a aynı etkiyi yapıyor.

 

Her kriz, muhaliflerin bir kısmını daha tasfiye ediyor, Ak Parti’ye de vitamin etkisi yapıyor. Bunda şüphe yok!

 

Benim korkum, Ak Parti’nin aşırı vitamin takviyesinden komaya girmesi.

 

                                                        Harun Özdemir

 


Bu Yazıyı Oylayın: 

Yorumlar

Henüz Yorum Yazılmamış


Yorum Yazın
İsim:


E-Posta:


Mesaj:
       
       
       
       
Kalın | İtalik
Altçizgili | Link