KUMUL DİYARLARIN ÇİÇEKLERİ
Kategori: Siyaset  |  Okunma: 1456  |  Puan: Henüz oy verilmedi  |  27 Mart 2010
 
KUMUL DİYARLARIN ÇİÇEKLERİ

  

Çiçekleri hepimiz biliriz: narin, hassa, kısa ömürlü, renklerin durağı. Bahar aylarının çığlık atarcasına müjdeleyicileri. Ormanların eşiği, yaylaların sevecen, büyümeyen çılgın çocukları. Betondan sığınaklarımızla inşa ettiğimiz kentlerimizde, ruh ve kalbimize atıfta bulunan saksılar içindeki tebessüm tutamaklarımız. Renkleri, öğrendiğimiz toprakta saklı sanat harikaları.

 

Koşuşturmacalı, yarışa /rekabete  çakılı (çarmıhtayız ey şenhirliler!!!) yaşamlarımızda, aslımızı bulabileceğimiz cennet örneklerine; o hengamede, itişmede ne kadar odaklanabildiğinizi bilemem; lakin, ben bütün bunları bildiğim halde,bakıp ta göremediğim  güzellikler onlar… Yorulup oturduğumda ya da uzandığımda onları algılayamayacak kadar mekanikleşmiş zihnimi, uyku çuvallında yatıştırabildiğimden,  hoyratlıkla yanlarından geçtim hep.

 

Deniz kıyısında yaşamanın büyük lütfünü idrak etmiş biri olarak, seneler önce denizin altıyla tanışmış,  balık kovalamacılığına  ege nin  çıplak (bitkilerin alaburos tıraşı: makilerin  sert kayalarla sınır çizdiği) kıyılarında   soyunmuştum: yine koşuşturmaca!?  Balık avlama ile  kirlenmiş piyasa denizinde, balık olarak avlanma(mızın)nın  ne kadar benzediğini, şimdiki aklıma idrak ediyorum artık.

 

Diplerde solumanın enfes algısıyla, ne zaman tanıştım, o zaman “koşuşturmanın” aldanış olduğunu öğrendim: harika!.. Yeryüzü “efendisi”nin (teolojide  adem),  kendisinden bağımsız kullanımına verilen denizlerin altlarında,  nelerin olduğunu yaşayarak görmesi eylemini( dalışçılığı); padişahın tebdil-i kıyafet ile sarayından çıkıp  “halkın” arasında dolaşması alçak gönüllüğüne benzetiyorum. Balıkları, lokantaların beyaz örtülü masalarında, parlak tabaklarda  kızarmış;  yanlarında renkli sebzelerle yemek olarak bilenler ile akvaryumda  enfes  fakat “tutuklu” salınımlarını (ne hazin! tıpkı “sahipleri” gibi!?)ya da  dalışçılıktaki sahiciliğiyle  “bilenler (bilmeyenlerle) hiç bir olur mu?!”

 

İstanbul’ da Ateş hocanın vesile-i marifetiyle, kızıl deniz diye bilinen çöllerin koynuna sığınmış;  ya da çöller serinlemek için ona   sığınmış;  dev okyanusların yeryüzü “sorumlusuna” söyleyecek sözlerini  dile getirmek isteyen dil uzantısı..

 

Yurt  yani Türkiye, kışın en sıkı abanmasın sürecinde  seyahatimize, İstanbul hava limanında dokuz saate varan tehir ve sarkmalarla başladık. Dört İzmirli; dört İstanbul oturumlu: sekiz ediyor; ama toplam 7 kişi!?  Birisi, İzmir’den  İstanbul oturumlu. Bu “melez” kişilik daha sonra gurubun kahkaha vesilesinde de katkı “maddesi” olan ve profesyonel bebe malzemeleri Türkiye satış sorumlusu, Karl Marks tipli, mesleğiyle antagonist çelişkili Erhan.

Fotokopi makineleri üstadı murat,  elektrik enerjisinin kaçış yolları eğitimlisi öncel, ö-retmenim sesine alışmış istem hanım; ben cağız, gümrük feneri özer;  nazik hanımefendi sevil hanım,  son olarak denizlerin buda’sı ateş hoca..

 

Zorlu bekleyişler ve  uçurtmalar ile Urhada’ya vardığımızda, yorgunluk ve gördüğümüz deniz arasındaki seçimimiz, dinlenmek oldu. Klavuzumuz  Şant :  Türk vatandaşı Ermeni etnisiteli “ben burada rahatım” duruşlu, diş sıkarak tebessüm eden tatildeki Alkapon üyesi profiliyle akşamleyin otel balkonunda  ateş hoca eliyle bizlerle tanıştırıldı. Akşam yemeğimizden sonra su altı fotografçı ve fotoğrafçı adayları masalcı dede misali,  ateş hocanın çevresine çöküp makineleriyle  ertesi sabahleyin yapacakları etkinliklerine katkı aldılar: ben hariç! Eylemciliğin(sadece ayrımsız görmek) gözlemcilikten (foto için bakıp. Fotodan sonra ve yalnız fotoyla görmek) üstünlüğüne inanan “önyargılı” kişilik.

 

Sabah serinliği; tuhaf,  ama çölde sabah serinliği… Çünkü, “üst katlar”  donmuş durumda; ee “şömine”de  soğur tabii. 1960 Türk filmlerindeki  Kasımpaşa meydan dolmuşlarından bir dolmuş bulup hizmetimize getirmiş bizim Şant..   Kapısında bekleyip kasılıyor: “deve getirmediğime şükredin!!” der gibi. Doluşup (çünkü çantalar o kadar büyük ki bizler onlara aitis gibi geldi bana) yol aldık.. Sabah ve dolmuştaki  Kur’an sesi. Liberal  ve moneteist algım dolayısıyla, hoşlanıyorum bundan; maneviyatlı bir “gölge” serinliği  sanki... Arkadaşlar ise biraz alaycı: “sabah sabah bu ne  maneviyat?! Biz, bunları bizim oralarda askere havale ediyoruz.” bakışlı mırıldanışlı..

 

Dolmuşumuz, güzel mimarili kıyı otel inşa alanlarından, geniş caddeli sayfiye yerleşkesinden geçip, gerçeğe, oranın değişmeye imkansızlıklarıyla “direnen” tozlu , çöplü, bakımsız, duvarları Arapça  yazılı (yadırgamayalım, bunlarda grafiti/duvar yazıları!)  sokakların arasında yol alarak, Urghada limanına vardık.

 

Yan yana on altı ,on sekiz metrelik tekneler, liman kıyısını ekonomik kullanıyorlar; biri yanaşmış diğerlerini ona yanaştırmışlar. Biz üçüncüye gideceğiz. Çantalar ve bayanlar tutuşmalar ve nihayet, mısırca yardımlar, sonunda dalış yapacağımız tekne…Teknenin  kenarlarında  menemen testisi gibi sıralanmış dalış tüpleri, üstlerinde yelekler asılmış…Görünüşlerine göre  “artema” (aç kapa- ıslak kuru), oldukça yıpranmışlar; pramit işçilerinin malzemeleri ancak bu kadar yıpranmıştır diye düşündüm kendimce.   Teknenin salonu,  temiz parlak cilalı ağaç ve bir kısmı halı kaplı. İçeriye  ilk tanışıklığın tedirginliğiyle yalınayak girerken; yine Kur’an okunuşunun sesi duyuluyor, fakat dolmuşa göre daha net.  Bizim “laikler” , alışacak sanırım; tıpkı Şant gibi; o  artık “seküler” olmuş…

 

Dalgıçlar, bütün kimliklerini suyun muhteşem sularında elimine edip, doğallaştıklarından;   bu mimikleri dalış öncesi  sübjektivitemde “resim” liyorum. Çünkü, kapitalizm ve getirdiği lüks nasıl sert ideolojileri süper marketlerindeki sınırsız sunumlarıyla  değiştiriyorsa;  denizin dibi de tüm “olmaz bakışlara” yeni bir rötuş için katkı sağlıyor diye düşünüyorum. Teknedeki diğer misafirlerin de katılımıyla tekne yola çıkıp,  açıklara baktığımızda, oldukça fazla teknenin kıyıdan açıldığını gördük  .Hemen hemen her gün kırkbeş elli tekne açılıyordu;yirmişerden günde bin dalgıç demekti; abartmıyorum.

 

Tekne kıyıdan ayrıldığında Şant’ın yönlendirmesiyle, tekne içinde malzeme denkleme koşuşturmacası başladı. Tüplerin regülatör bağlantıları,  musluklarındaki değişken yüzüklerinin takılı olmamasından, ters yüz takılması karışıklığı, alyans anahtarlarının. Yasak meyve sembolünde kıymetlenmesini son dalışımız hariç her dalışta yaşadık. Mısırlıların tekne hizmet piramit labirentlerinde kaybolmuş gibiydi. Son gün istisnası ise ,  bahşiş ikonunun: “bu sefer hizmet et!” emrindendi sanırım.

 

Alt katta elbisesi olmayan bendeniz için kreasyon seçkisini Şant yaptı: tıpkı ara sokakların yıpranmışlığını ve düzelmezliğini  simgeleyen elbiselerden birini bana : “al bunu itiraz etme daha iyisini bulamazsın!” ifadesi yüklü olarak elime tutuşturdu. Giyindik hazırlandık; fotoğrafçılar yıllarca bekleyip nihayetinde kavuştukları sevgiliyi, ince bellerinden   tutma misali  fotoğraf makinelerini iki elleriyle ayakta tutarak dalga uyumunu arayan tekneden bir an önce mesailerine başlamak için sabırsızlanıyorlardı. Ben ve diğer misafirler fotograf makinemiz  olmadığından daha aheste görüntü veriyorduk.

 

İlk dalış: Tekneden sırayla atlayışlar, toplanmalar ve cemaatle dip “ibadetleri”. Lütfen yadırgamayın  bu sıfatlamalarımı: varlığın muhteşemliğine hayranlık duymak, ona ibadet değil de   nedir ?!.. İlk dalışımda,  dışarıdaki çölün zeminini bulup toprağa oturduğumda,  “Aman Allahım! Senin övgüyüyorum.” Diye içimden geçirdim. Gerçekten bir akvaryumun dağlaşmış, ovalaşmış  haline tanık olmuştum: koskoca bir akvaryum. Ressamların sınırsız özgürlüğü ve doğasıyla olmayacak olanların olduğu, renk cümbüşleri ve aralarında, ötelerinde çevrelerinde dolaşan aynı güzelliklerin bedenlenmiş, perileşmiş, dantel giysileriyle süslenmiş salınan balıkları..

 

Fotoğrafçı cemaatim ve “imamı” ateş hoca,  mançurya  pirinç tarla işçileri gibi hemen mercan resiflerinin kenarlarına “baş koyup” çalışmaya başladılar..Ve hep tüm dalışlarda istisnasız öyle oldular. Bu görüntülerine yönelik olarak onlara dönüş yolun şöyle bir betimle yaptım: “Güzel bir kadınla  tanıştım ve beraber oldum; onun güzelliği karşısında her şeyim yeniden “karıldı”; zihnim kıyas tuzağını onunla daha da kalıcı kılmanın kelepçelerini imal edip kendi kendine kelepçeyi taktı. Sizler, bunları derinlemesine bütün bedeninizle görmek yerine “dışarıda”kilerin hayranlığıyla zevkinize zevk alacağınız  düşüncesiyle  bu “ilişkiye” eğriti girdiğinizden, daha doğrusu size kendini sunan eşinizi aldattığınızdan-onu istismar edip “ele” hazırladığınızdan (burada lütfen alınmayın: örneklemede hata olmaz.demiştim);  algılanan derin temasın ayırdına maalesef plastik ekranlarda varmaya çabalamaktasınız: Heyhat !!/ Ne yazık! “…

 

Şair İsmet Özel’in dediği gibi, “unutacaklar fotoğraf çektirir.”.Gerçi,  bizim ekip tam da öyle değildi;  haklarını  yemeyeyim: Belki onlar, bunu göremeyenlere yönelik olarak,  kendilerinin yaşayacağı zevklerden feragat eden “adayıcılar” dır!?:  “kalplerin derinin yalnız Allah bilir!”

 

Dip etkinliklerinde Ateş hoca, uzantılı  aletleriyle koca bir ıstakoz gibi kendine mahsus mahremiyetler ararken, öğrencileri iri balığın etrafında dolaşarak gıdalanan,  küçük  balıklar  izlenimini verdi bana.

 

Ö-ret-men istem hanım,  dominant/ hırslı  seğirmelerle “en güzel pozu kapma” amaçlı palet vuruşlarının “sesiyle” duru suda fark ediliyor;  sakin Sevil hanım, dipte daha da sakinleşip, küçük renkli balıklara öykünücü kendini bırakışlar yapıyor; septik Öncel bey  Sherlok Holmes vari tutumlar sergiliyor; “yoldaşım” murat bey, mesleğine uygun fotokopi süratinde ya da kıvamında  resimleme  çalışıyor;  biberon sorumlusu Marks görünüşlü Erhan ise vahşi batı silahlı at sürücüleri gibi sağ eliyle ” çektiği” deklanşörlerle ve palet hızıyla, çenesinden arkaya “savrulan” sakal ve saçlarıyla tek tek poz/görüntüler   “vuruyor”.. Ben ise, ileride koyulaşan derinlikte , suyun ortalarında asılı kalmış, oturan boğa  tiplemisiyle “kuzularını otlatan çoban”, dip görüntüsünü vermiş eylemsiz Şant-ın az ilerisinde  derinde, denizde deniz olmak meditasyonunu yaşıyorum.

 

Şimdi zihnimdeki detaylara “baktığımda”;  her biri,  bir saate varan dalışlarımızın, bitimsiz süreler içerebildiğini  hissediyorum..Bitmeyen tatlarla muhteşem bir “yemek”. Akşamları Ateş hocanın çekilen fotoğraflarına kritiksel bakış ve yine sabahı “çekme” yatışları.

 

Daha birçok zengin ve özgün detaylarıyla zihnimizin kitaplığında, ruhlarımızın seyretmek istediği zaman uzanıp alacağı sonsuz görüntülerden bir tadımlığı sizinle paylamam beni de Memnun ettiğini belirterek, son özlü deyişimi sunuyorum:

 

Bildim ki çölde çiçek açarmış; ve baharı çok uzun olurmuş; kızıldeniz “diplemeleri” nde, buna tanık oldum. Dönerken aklımda kalan; diğer her şey: Mısır ve insanları, mekanlar ve ilişkiler hepsi o güzelliklerin öznesi değil, nesnesi olmuş gibi. Mısır medeniyetinin kurucu bilgesi Hermes çok doğru söylemiş: “Her şey zihindir.”

 

Özer Ataç


Bu Yazıyı Oylayın: 

Yorumlar

Henüz Yorum Yazılmamış


Yorum Yazın
İsim:


E-Posta:


Mesaj:
       
       
       
       
Kalın | İtalik
Altçizgili | Link