Türküm, Kimliğimi Kaybettim; Hükümsüzdür!
Kategori: Siyaset  |  Okunma: 2164  |  Puan: Henüz oy verilmedi  |  07 Aralık 2006

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş sözleşmesi olan Lozan Antlaşması’nda “azınlık”ların, "Müslüman olmayan dini topluluklar" yani Hıristiyanlar ve Yahudiler olduğunu biliyoruz. Ama asli unsur "Türk"ün kim olduğunu bilmiyoruz. Oysa basit bir akıl yürütme ile azınlıklar İslam dışı dini topluluklar ise ve bunda da görüş ayrılığı yoksa aslî unsur kimdir, dinî midir yoksa ırkî midir? Azınlık dinî ise asli unsurun ırk olması akla ve mantığa uygun mudur?

         Millet olarak her zaman mantıklı düşünüp ve mantıklı davrandığımız söylenemez. Dünya bu konuyu bize bıraksaydı, belki akılsızca işler yapar, elma ile armutu toplardık. Ama öyle olmadı, bizi bize bırakmadılar. Elmalar elmalarla toplandı, armutlar ise gündeme bile gelmedi. 12 devlet sözleşmenin her aşamasında, 6 devlet de bazı konularda taraf oldu. Dünyanın gözleri önünde bir antlaşma imzalandı ve bu antlaşmada dinî olanla ırkî olanlar birbirine karıştırılmadı ve aynısıymış gibi de toplanmadı.    

        

Açıkçası sizi temin ederim ki, bu konuda bir akılsızlık söz konusu değildir. Söz konusu olan sadece sıkça rastladığımız gaflettir! Din ile ırk toplanamayacağına göre, azınlık dini ise asli unsur da dinidir, sonucu çıkar.

 

Azınlık ırkî olsaydı, asli unsur da ırkî olurdu. Elma ile armutu toplayamayacağımıza göre asli unsur olan Türk dinî bir kavramdır. Rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Lozan’da "Türk" ırk anlamında kullanılmamıştır, bu kesindir. Lozan’a göre "Türk"ün; Kürt, Laz, Çerkez, Arap ırklarının karşıtı bir anlamı yoktur.

 

"Türk" Müslüman anlamında kullanıldığından Kürt, Arap ve Alevî ve Şafiî gibi dini topluluklar da "Sünnî, Maturîdî ve Hanefîler İslam yorumu " ile tek mezhepli Türk-Müslüman şeklinde tanımlanmıştır.

 

Bu teorik ve basit akıl yürütme ile vardığımız sonucun tarihi gerçeklerle ilgisi yokmuş gibi düşünülebilir. Bu konuyu incelerken zorlanacağımız nokta, tarihi belge yokluğu değil; aksine en sağlam kaynaklardan biri olan Lozan Antlaşması’nın ne olduğunun az biliniyor olmasıdır. Çünkü Lozan’ın 37. maddesi, yani kimliğin tanımlandığı maddeler herhangi bir gerekçe ile anayasa, kanun, yönetmelik, tüzük… değişikliği veya yorum farkı ile değiştirilemeyeceğini garanti altına almıştır.  Bu nedenle hiçbir sosyolog, psikolog, siyaset bilimci… kurduğu teori ile bu hükümleri farklı yorumlayamaz.

 

Hal böyle iken, kamuoyu oluşturucu odakların fikir işçileri, bilerek veya bilmeyerek ilgisiz kaynaklar ve verilerle kimlik tanımlaması yapması, Lozan’ı yok sayması, bol miktarda sosyoloji, psikoloji, Fransız İhtilali, filozof, bilim adamı… demesi gerçeği anlaşılmaz hale getirmeye çalışması… yazacaklarımızın anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. Ama her şeye rağmen doğruyu arayanların gerçeği bulması, abartmaya gerek yok, sanıldığı gibi zor değildir.  

II. Lozan görüşmeleri anlaşmayla sonuçlanınca Orta Anadolu'da Konya, Kayseri, Yozgat, Niğde, Nevşehir, Aksaray, Eskişehir…de yaşayan ırk olarak Türk olan ve Türkçe konuşan Rum Peçenek Türkler vardı. Irken soydaşlarımız olan bu insanlar 1071'den önce Anadolu'ya yerleşmiş ve Hıristiyan olmuşlardı.

 

Türk Rumlar, Papa Eftim liderliğinde Milli Mücadelede Kuvayı Milliyeyi destekledikleri Nutuk ve benzeri birçok kaynakta yer almıştır. Kaynaklarda fazlası var. 72 Metropol Yunanlıların çok cömert teklifler sunduğu günlerde, bir durum değerlendirmesi yapmak için 1921 Kasım'ında Kayseri'de kongre düzenlemişler ve sonuç bildirgesinde Kuvayı Milliyeyi destekleme kararı almışlardı. Bunlar önemli olaylardır.  

 

Milli Mücadele başarı ile sonuçlandığında Yunanlılar ağır bir yenilgiye uğradı. İşgal yıllarda Müslümanlara ihanet eden Rumlar, yaptıklarından korkarak Yunanlılarla beraber Türkiye'yi hızla terk ettiler.. Önce ateşkes imzalandı, sonra da Lozan. Fakat ne ilginçtir ki, ilk yaptığımız iş, Milli Mücadelede bizi destekleyen Türk Rumları mübadele kapsamında trenlere bindirilerek 120 000'i aşkın kişiyi ağlama ve sızlamalarına bakmadan Yunanistan'a göndermek oldu.

 

Mübadeleyi engellemeye çalışan Türk Ortodoksların önderleri İnönü ve Mustafa Kemal Paşa'ya başvurduklarında "Bizler Türk değil miyiz, Milli Mücadelede sizi desteklemedik mi, Yunanistan'a gidersek bize kötü davranmazlar mı" dediklerinde bizimkilerin "Evet Türksünüz, Türkçe konuşuyorsunuz, Milli Mücadelede de bizi desteklediniz ama Müslüman değilsiniz!" demişlerdi.

İşte, Müslüman olmayanın "Türk" olamadığı bu ve diğer benzeri örnekler, tarih kitaplarımıza girmeyen, girmediği için de "Türk"ün anlamının bilinmediği önemli bir belgedir.

 

Yine Hamdullah Suphi'nin, Mustafa Kemal Paşa'nın direktifleri doğrultusunda, Gagavuzların kimlikleri hakkındaki araştırması da konuya açıklık getirecek niteliktedir. Hamdullah Suphi, "Gagavuzlar Türktür, ibtidai-ilkel bir Türkçe konuşmaktalar… Dinleri ise Hıristiyandır…" türü görüşlerini rapor ettiği çalışmasını Mustafa Kemal Paşa'ya iletince, Paşa hazretlerinin cevabı yine açıkça "red" olmuştur. Yani bu insanlar Müslüman değillerse "Türk" diye Türkiye'ye kabul edemeyiz, şeklinde olmuştur.
        

Ortodoks Türkler ve Hıristiyan Gagavuzlar ırk olarak Türk olmalarına rağmen din olarak Müslüman olmadıklarından "Türk" sayılmamışlar.

 

Bununla beraber Balkanlarda yaşayan milyonu aşkın ırkı Slav ama dini Müslüman olan Boşnaklar ve Pomaklar ise mübadele kapsamında "Türk" olarak Türkiye'ye kabul edilmişlerdir.

 

Bu kadar açık ve yalın tarihi gerçekler gözler önünde iken "Türk" kavramını, ırkî bir kavrama indirgeyip Kürt ve Arap ırklarının karşıtı bir kavram gibi kullanmak, kimin düşüncesi olabilir? Mustafa Kemal Paşa ve İnönü, Lozan'ın imzalanmasında yalnız kalan, açık ve gizli muhalefetin hedefi olan bu iki kurucu önderin, Türk'e yükledikleri anlam belirttiğimiz gibi Müslüman'dır.

 

Daha birçok belge ile kanıtlanabilecek Türk-Müslüman kavramı, neden ve hangi gerekçelerle sonraları ırk oldu? Bunun sorumluları kimlerdir? 

 

Mustafa Kemal Paşa, Nutuk’un girişinde Osmanlı Devleti’nin mevcut durumunu analiz eder.. Düşmanların durumunu değerlendirir.. Bir de vatanı, milleti ve devleti kurtarmaya aday cemiyetleri.. Sonunda muteber kuruluşların Anadolu ve Rumeli’de halkın kurduğu Müdafaai Hukuk Cemiyetleri olduğunu açık bir şekilde belirtir.

 

Müdafaai Hukuk Cemiyetleri sonradan bir çatı altında birleştirilir ve Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti adını alır. Halk Fırkası (sonraki yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası-Partisi olacaktır) da bu Cemiyetin devamıdır. Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyetlerinin kuruluş sözleşmelerine bakıldığında "Türk"ün kim olduğu o günlerde bellidir. Çünkü bu cemiyetlerin ortak konusu üyelerinin sadece Müslümanlardan oluşması, Müslümanların, Hilafetin ve saltanatın haklarının savunulması… ndan ibarettir.
Bu nedenle 9 Eylül 1923’de yayımlanan nizamnamesinde Halk Fırkası, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyetlerinin devamıdır ve "bütün İslam vatandaşları cemiyetin doğal üyesi sayılır" denmiştir.

 

Bugünkü CHP’liler bunu unutmuş olsalar da gerçek böyledir.
Örnekleri çoğaltabiliriz ama sonuç değişmeyecektir. Her bir örnek olay bizi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş sözleşmesinde Türkün, Müslüman anlamına geldiği sonucuna götürür.

 

Lozan’da neden "Müslüman" değil de, "Türk" kavramı kullanılmıştır? Bir başka soru da şudur: Neden Lozan’da Osmanlı Devleti’nin tüm Müslümanlar adına yürüttüğü dış politikadan Türkiye Cumhuriyeti’nin vazgeçmesi istenmiştir? Bunun da yanıtlanması gerekir.

Sömürgeleştirme çağında elde ettikleri topraklara Osmanlı topraklarını da katan İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya, Hollanda… gibi devletler, İstanbul merkezli cihat fetvalarının neden olduğu Müslüman ayaklanmalarının bitmesini istiyordu. Batılıların yeni Türk Devleti’nden özellikle istedikleri konulardan biri de sömürgelerde ayaklanmalara neden olabilecek Türkiye merkezli İslamcı politikaların terk edilmesiydi. Türkiye bu isteklere önce direndi, ısrar edince de Lozan görüşmeleri yarım kaldı. Bu arada Lozan’a katılan devletlerin Yunanistan’a Trakya’yı işgal edebilecek savaş desteğini vermeleri, Yunanlıların savaş çığırtkanlığına başlamaları, Türkiye’yi yeni bir durum değerlendirmesi yapmaya ve bazı tavizler vermeye zorlamıştır. İstanbul’un Yunanlıların eline geçebilme ihtimali, barış görüşmeleri stratejisinde ciddi değişikler yaptırmıştır.

 

Böylece Türkiye artık İslamî politikalar gütmeyeceği sözünü verdiğinden doğal olarak ona uygun bir iç ve dış politika izlemesi gerekmiştir. Yani Müslüman anlamı ile beraber ırkî ve kültürel anlamı da olan Türk kavramı, Lozan’da stratejik bir anlam yüklenerek sadece Müslüman anlamında kullanılmıştır. Bu yaklaşım, o günkü koşullarda bulunmuş stratejik bir çözümdür.

 

         Osmanlı Devleti'nde varlıkları yüzyıllar boyu avantaj sayılan gayri Müslimler, nedense Türkiye Cumhuriyeti'nde dezavantaj, hatta tehlikeli görülmüş ki, bu tarihimiz açısından şaşırtıcı bir durumdur. Tarihin hiçbir döneminde İslamî Devlet denen yönetim, sadece Müslümanların yaşadığı bir devlet olmamıştır. 

 

Türkiye Cumhuriyeti de İslamî devlet geleneğine dayanılarak kurulmuştur; fakat yaptığı icraatlarla, geleneklere aykırı bir şekilde gayri Müslimleri Türkiye'den ayrılmaya zorlamıştır. Yine Müslüman olmayanın askere alınmaması, alınsa bile silah verilmemesi veya muharip sınıfa sokulmaması geleneksel İslam devletlerinin izlediği bir siyasettir. Bununla beraber T.C. bu konuda da geleneksel İslam devletlerinden farklı politikalar izlemiştir. Çünkü teorik olarak başka dinlere açık olsa da, pratikte sadece Müslümanlardan oluşan bir devlet kurmaya çalışmıştır. Bunun için de mübadele gayrimüslimler gönderilmiş, yerine Müslüman Pomak ve Boşnaklar getirilmiş ve desteklenen doğumlarla da aşırı bir nüfus patlaması yaşanmıştır. Şu anda gayrimüslimlerin yüzde değil de; binde birlerle ifade edilmesi bu bilinçli politikanın bir sonucudur. 

 

1924'ten 1943'e kadar devam eden Türkleştirme siyaseti bir ara hafifler gibi olmuşsa da, DP döneminde de devam etmiş ve 6-7 Eylül olaylarında zirveye çıkmıştır. 2006'ya geldiğimizde ise 72,5 milyon T.C. vatandaşının 72 milyonunun Müslüman olması, ne Türk tarihinin, ne de İslam tarihinin tanık olduğu bir durumdur. Bu homojen yapı T.C. nin özel olarak güttüğü bir politikadır ve başarı olarak görülmektedir. 

 

Lozan'da azınlıkların yani gayri Müslimlerin hakları güvence altına alındıktan sonra yeni devletin kurduğu yeni rejim ve inkılapların amacı, Türkü yani Müslümanı klasik alışkanlıklarından kurtarmak, modern anlamda yeni bir Müslüman tipi yaratmaktır. En azından Mustafa Kemal Paşanın çabası bu yöndedir. 

Türkiye'nin İslamcı politikalar gütmeme kararını Müslümanlar, yani Türkler anlamakta ve kavramakta zorluk çekince, Osmanlı'dan kalma çok az sayıdaki İslamsız Türklere ilginç fırsatlar doğdu. Onlar da bu fırsatı birçok stratejik sapmalar yaparak çıkarları doğrultusunda kullandılar. 

 

Orta ve Doğu Avrupa kökenli mühtediler ile Sabetaycı denen bu kişilerin Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yarattıkları yeni kimlik, tahrif edilmiş Türk kavramına dayanmaktadır. Türkün içindeki Müslüman anlamı alınmış, geriye tek kelime ile “İslamsız Türkçülük” kalmıştır.
Mustafa Kemal Paşa, Lozan'da Türk kavramını stratejik bir kavram olarak Müslüman anlamında kullanırken İslamsız Türkçüler yayın organlarında ve siyasal yorumlarında Türkün içindeki Müslümanı çıkararak ırk anlamında Türk şeklinde kullanmakta ısrar etmişler ve kısa sürede başarılı da olmuşlardır. 

 

Aslen Müslüman olmayan Selanik, İzmir ve Boğaziçi'nin mühtedi aşiretleri, kendi konumlarını kuvvetlendirmek için Lozan'a aykırı bir şekilde Türkü ırk anlamında kullanarak zaman zaman ortaya çıkan Kürt isyanlarına ve son dönemde bedelini ağır ödediğimiz Kürt sorununa da öncülük etmişlerdir.

 

“Azınlık”ları "Müslüman olmayanlar" yani gayrımüslimler, Türkü de ırk olarak tanımlayanlar, göz göre göre elma ile armutu toplamışlardır. Üzülerek belirtmemiz gerekir ki; ilme, hukuka, akla ve mantığa aykırı bir şekilde bunu da herkese kabul ettirmişlerdir.  

 

İslamsız Türkçü aşiretler, sistem içinde güçlendikçe tüm kavramları küçücük aşiretlerini hep iktidarda tutacak şekilde yorumlamışlardır. Türklüğün, laikliğin, Atatükçülüğün, çağdaşlığın bu kadar rijit ve Müslümanlık karşıtı yorumlanması ve uygulanması da bu aşiretlerin marifetidir.

 

Cumhuriyet tarihinin yürütücü kadroları diyebileceğimiz İslamsız Türkçüler, Kürt sorununu çözmek istemedikleri gibi, geçmiştekine benzer, gelecekte yeni çatışmaların tohumlarını da ekmişlerdir. Muhtemel Alevî - Sünnî çatışması da bu aşiretlerin İslam ve laiklik yorumlarının eseri olacaktır.

 

* Bkz.Diyanet İşleri Teşkilatı Kanunu, Kur’an’ı Kerim’i Tercüme ve Tefsiri Kanunları, Buhari-i Şerif’i Tercüme ve Tefsiri Kanunları gibi..      AZINLIKLARIN KORUNMASI MADDE 37 Türkiye, 38 nci Maddeden 44 ncü Maddeye kadar olan Maddelerin kapsadığı hükümlerin temel yasalar olarak tanınmasını ve hiç bir kanunun, hiç bir yönetmeliğin (tüzüğün) ve hiç bir resmi işlemin bu hükümlere aykırı ya da bunlarla çelişir olmamasını ve hiç bir kanun, hiç bir yönetmelik (tüzük) ve hiç bir resim işlemin söz konusu hükümlerden üstün 

 

** 1927 yılında bir değişiklik yapılarak "Türk kültürünü kabul etmiş olanlar CHP’ye üye olabilirler…" denmiştir.


Bu Yazıyı Oylayın: 

Yorumlar

Henüz Yorum Yazılmamış


Yorum Yazın
İsim:


E-Posta:


Mesaj:
       
       
       
       
Kalın | İtalik
Altçizgili | Link