Kıbrıs Kimin Sorunu?
Kategori: Siyaset  |  Okunma: 4808  |  Puan: Henüz oy verilmedi  |  14 Aralık 2006

KIBRIS KİMİN SORUNU

 

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'da Osmanlı Devleti ağır bir yenilgi alır. Abdülhamit, Yeşilköy'e kadar ilerleyen Ruslarla kötü koşullarda Ayestefanos Anlaşması'nı imzalamak zorunda kalır. Gelişmeleri yakından izleyen İngiltere devreye girer ve Padişaha yardım teklif eder. Rusya'yı durdurmanın karşılığında da geçici bir süre için Kıbrıs'ın yönetimini ister. Fırsat kollayan İngiltere amacına ulaşırken Osmanlı Devleti de Rusya'nın ağır baskısından kısmen kurtulur. Bu antlaşmaya göre;


        -Kıbrıs Osmanlı toprağı olmaya devam edecektir,
        -Harcamalardan arta kalan vergiler Osmanlı Devleti'ne verilecektir ve
        -Rusya Kars, Ardahan ve Batum'u Osmanlı Devleti'ne geri verdiğinde de, İngiltere Kıbrıs'ı geri verecektir.


        İlk antlaşma 4 Haziran 1878'de yapılır. Berlin Kongresi'nde desteğe ihtiyacı olan Osmanlı Devleti ayrıca;  

-Kıbrıs'ta yaşayan Müslümanların miras, evlenme vb. dini işlerine bakmak üzere adada bir Şer'i Mahkeme'nin bulunmasını,

-Vakıflarla devlete ait arazinin idaresi ve
        -Her yıl Osmanlı devletine ödenecek kira ile ilgili bir mukavelenin yapılmasını da antlaşmaya ekleyerek 1 Temmuz 1878'de İngiltere ile anlaşır. II.Abdülhamit bir madde daha ekleyerek kendi hukukuna halel gelmemesi şartıyla bu antlaşmayı 15 Temmuz 1878'de onaylar.  

 

İngiltere, Osmanlı Devleti'nin İttifak Devletleri yanında I. Dünya Savaşına girmesini gerekçe göstererek 5 Kasım 1914 tarihinde Kıbrıs'ı kendi toprağına kattığını dünyaya ilan eder. Bununla beraber İngiltere, I. Dünya Savaşına girmesi koşulu ile Kıbrıs'ı Yunanistan'a verilebileceğini bildirdi.

 

Yunanistan savaşa katılır, sonuç malum: Batı Anadolu yenilgisinde yaşanan hezimet, iç ayaklanmalar, darbeler, ekonomik ve sosyal krizler birbirini kovalar. Tek kârları ise Kıbrıs olacaktır. Fakat İngiltere “Adadaki “Türkler istemiyor” gerekçesini ileri sürerek Kıbrıs’ı Yunanistan’a vermeye yanaşmaz. Oysa İngiltere’nin “Adadaki Türkler istemiyor” gerekçesine haklılık kazandıracak Lozan Antlaşması’nda herhangi bir hüküm yoktur.

 

I. Dünya Savaşı öncesine dönersek, Osmanlı Devleti'nin İngiltere ile 4 Temmuz 1878'de imzaladığı ek anlaşmanın 6. Maddesine göre, Ruslar Kars, Ardahan ve Batum'u vermesi durumunda İngiltere de Kıbrıs'tan çekilecekti. Çünkü 3 Mart 1918'de Rusya ile yaptığımız Brest-Litowsk Anlaşması ile üç şehir Osmanlı'ya iade edilmişti. İngiltere 1918’de savaş halinde olduğumuzu gerekçe göstererek Kıbrıs'tan çekilmemişti. Son sözlerin söylendiği Lozan Antlaşması’nda Türkiye, antlaşmanın 20. Maddesine göre Kıbrıs üzerindeki haklarından vazgeçerek adayı İngiltere’ye bırakmıştı.

 

Böylece Kıbrıs İngiliz toprağı olmuştu. Lozan'dan sonra İngiliz yönetiminde yaşamak istemeyen Kıbrıslı Türklerin bir kısmı yine antlaşmanın bir gereği olarak adayı terk ederek Türkiye'ye yerleştiler.

 

Atatürk'ün Kıbrıs politikası nedir, sorusuna verilecek en açık ve yalın yanıt, Türkiye'nin Kıbrıs diye bir sorunu olmadığı olacaktır.  

 

 

6-7 EYLÜL’E KADAR CHP VE DP’NİN KIBRIS POLİTİKALARI

 

İngilizler 1915’teki "Kıbrıs’ı Yunanistan’a verme vaadini" yerine getirmeyince adadaki Rumlar 1929 ve sonrasında bir dizi eylem başlatırlar.  Adayı Yunanistan’a bağlamak amacıyla başlatılan olaylar, 1931’de doruk noktasına çıkar. İngiliz yönetimi ayaklanmayı sert önlemlerle bastırır. İngiltere adadaki tüm siyasi faaliyetleri yasaklar. Bu arada olaylara hiçbir şekilde katılmayan Türkler de, Rumlara uygulanan yasaklardan etkilenir.

 

II. Dünya Savaşı başlayınca İngiltere, Kıbrıs’a özerklik vaadinde bulunur. ENOSİS’te kararlı olan Rumlar bu öneriye ilgi göstermezler.

İngiltere, Kıbrıs'ta Rumlara karşı verdiği mücadelede zor günler yaşar. Amacı Rumları Kıbrıslı Türkler, Yunanistan'ı da Türkiye ile dengeleyip aradan sıyrılmak ve adada hem kalıcı, hem de hakem olmaktır. Bunların tartışıldığı 1944’te Fazıl Küçük, Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi’ni kurar. Atatürk döneminde Kıbrıs'taki olaylara ilgisiz kalan Türkiye, İnönü döneminde de ilgisizliğini sürdürmeye devam eder.

 

        Türkiye’nin Kıbrıs’a ilgisiz kaldığı yıllarda İngiltere adada çok zor günler geçirir. Rumlar ellerinden geleni yaparlar. Bir durum çok dikkat çekicidir, Rum hareketinin her dönemdeki öncüleri istinasız Ortodok Kilisesine bağlı din adamlarıdır veya kilise hareketin merkezi olma vasfını hiçbir zaman yitirmez.  

 

Başpiskopos Makarios, 15 Ocak 1950’ta Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı ile ilgili bir referandum düzenleyerek, kiliselerde papazların gözetiminde oylama yaptırdığı günlerde, Kıbrıs sorunu TBMM'ne gelir. Dönemin CHP'li Dışişleri Bakanı Necmeddin S.SadakTürkiye'nin Kıbrıs diye bir sorunu yoktur!” der.

 

Çok geçmez Demokrat Parti iktidara gelir. Bu kez Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü'dür. Fazıl Küçük Ankara'ya gelir. Amacı Türkiye'yi soruna sahip çıkmaya ikna etmektir. Fuat Köprülü, Fazıl Küçük’e 15 gün randevu vermez. Sonunda görüşürler. Onun da sözü “Türkiye'nin Kıbrıs diye bir sorunu yoktur!” şeklinde olur.

 

Oysa II. Dünya savaşı sonrasında Rumların bağımsızlık talepleri İngiltere’yi bayağı rahatsız eder hale gelmiştir. Ve yeni dönemde İngiltere dünyanın birçok yerinde savaş sonrası sorunla uğraşırken bir de Kıbrıs’la uğraşmak zorunda kalmıştır.

 

Dikkat çekici bir nokta da şudur: İngiltere, birçok sömürgesini bağımsızlaştırıp terk ederken aynı politikayı Kıbrıs’ta uygulamak istemez. İngiltere’nin Kıbrıs’tan ne elde etmekte olduğuna anlam veremeyen Rumlar, Kıbrıs’ı zorla da olsa elde edeceklerine kendilerini ikna etmişlerdir. Fakat bir türlü İngiltere’yi ikna edemezler. Ve İngiltere de Kıbrıs’ı kimler için elde tuttuğunu bir türlü açıklamaz. Haritaya bakan ise hiç olmaz, bakan ise bir şey göremez. Çünkü gözler Kıbrıs’tadır; Kıbrıs’ın çevresine bakan ise hiç yoktur. Ama gün gelecek ancak Anglosaksonlar sayesinde varolabilecek devlet görülecektir. Biz yine bunun görülemediği günlere, kör döğüşüne geri dönelim.  

 

Yunan ve Kıbrıs kiliselerinin desteklediği EOKA örgütü, İngilizlere yönelik eylemlerine Türkleri de ilave eder. Neden Türkleri de terörlerine hedef yaparlar, hangi stratejik amaçlar güdülmüştür, kimin çıkarınadır, Atatürk ve İnönü’nün “Türkiye’nin Kıbrıs diye bir sorunu yoktur” diyen Türk liderlere rağmen, Rumlara ait olduğu iddia edilen illegal EOKA örgütü neden Türkleri öldürmek ister? Bunlar da analiz edilmez. Türklerin öldürülmesi ve dramatik görüntüler yeni çıkmakta olan Hürriyet Gazetesi aracılığıyla Türkiye’ye aktarılır, okuyan üniversite gençliği kısa süre sonra galeyana gelir.

 

Söz Hürriyet Gazetesi’nde açılmışken tarihin garip bir tesadüfü olmalı, o tarihe kadar başarısız birçok mizah ve magazin dergisi çıkarmış ve batırmış Simavi ailesi, EOKA’nın Türklere dönük eylemlerine denk günlerde, Türk medya tarihinin en başarılı gazetesi olan Hürriyet Gazetesi’ni çıkarmaya başlar. Hürriyet Gazetesi o günlerde öyle yayınlar yapar ki, Kıbrıs sonunda Türkiye'nin de sorunu olur. Gazetenin halkın duygularını harekete geçiren yayınları Milli Türk Talebe Birliği üyesi üniversite öğrencilerini de harekete geçirir. Önü arkası kesilmez mitingler ve yürüyüşler başlar.. Çünkü İngiltere'nin Türkiye'yi olayların içine çekmenin dışında da bir çözümü yoktur. Hürriyet Gazetesi’nin yayınları ve Talebe Birliği’nin protesto gösterileri Türkiye kamuoyunu etkilemeye başlar. İngiltere ise mutlu sona yaklaşmak üzeredir.

 

O günlere kadar Kıbrıslı ve Yunanlı Rumlar mitinglerinde sadece ABD ve İngiltere aleyhinde nutuklar atarken, buna Türkiye’yi de ilave ederler. 

 

İngiltere’nin yıllardan beri beklediği an gelmiş gibidir. Bu tarihten sonra İngiltere'nin söylemesi gereken “Hayır!”ları artık Türkiye söyleyecektir. Fakat DP yönetimi buna yanaşmaz. Sonunda 1954’te ekonomik gelişme hız keser ve kriz kapıya dayanır. Artık DP de ikna olmuş gibidir.  

 

BM ve Londra görüşmelerinde Türkiye aldığı kararlarla hep İngiltere'yi rahatlatır. “Türkler de nereden çıktı” diyen Rumlar, olayı anlamadan düşmanları İngiltere'yi karşılarında hakem pozisyonunda görürler. Bu arada Türkiye'yi olaylara taraf yapacak birçok gelişme hormonlanmış, adadan Türkiye'ye yürekleri paralayan görüntüler artarak devam etmiştir. Mitingler peşpeşe yapılır, meydanlar "Ya Taksim Ya Ölüm" sloganı ile sarsılır.

 

Hürriyet Gazetesi’nin ısrarlı yayınlardan etkilenen halk, basit bir yayın organı tarafından provoke edilir ve "6-7 Eylül Olayları" yaşanır. Yağma ve tahribat Rumlar kadar, diğer azınlıkları da hedef alır.

 

1956'ya gelindiğinde İngiliz hükümeti, adadaki karışıklıkların baş sorumlusu gördüğü Makarios’u Seyschelles Adaları’na sürer. Aynı yıl, BM'de Türkiye ilk kez, "taksim" tezini açıklar. İngiltere de, beklediği fırsatı yakalar ve askeri üslerinin adada kalması koşuluyla "self-determinasyon"u kabul edeceğini açıklar...

 

Sonrası mı?

 

Sonrası malum... Tarihin her döneminde İbranî ticaret burjuvazisinin kolonisi olan Kıbrıs'ın, Rumlara verilmeyecek kadar önemli olduğunu söylemeye gerek kalmaz.  

 

Gelişmeler sertleştikçe Kıbrıs’ın tamamı Rumların olmaktan çıkar. Bundan sonra da olmayacağı kesin. Bizim de olmadı, uzun bir süre de olmayacak gibi.

 

KKTC’ye gelince.. Atatürk, İnönü ve Milli Mücadele'nin diğer önderleri tarafından önemsenmeyen Kıbrıs, artık Türkiye’nin en önemli sorunu haline gelir!!! Hatta vatan severliğin test edildiği ilk sınav sorusu olur!!! Politikaya atılan herkesin ilk cümleleri arasında Kıbrıs’ın en sert ifadelerle yer alması ise bir racondur!!!

 

Görüldüğü gibi bir gecekondu devlet statüsünde varlığı her gün tartışılan KKTC, sonuç olarak dışarıda İngiltere’nin içeride de Hürriyet Gazetesi’nin Türkiye gündemine mal ettiği bir sorundur. 

 

Türkiye, biraz eskiye; eski bile denemez, düne gitmeye cesaret edemiyor. Düne bakabilse, sahte gündemleri de, sahte kahramanları da, daha önemlisi yapay sorunları da görecektir. Ama bir türlü düne gideniyor.

 

İkinci Dünya Savaşı yıllarında 12 ada Türkiye’ye teklif edildiğinde İnönü’nün neden kabul etmediğini tartışabilecek ne yazık ki kimse kalmadı.

 

İtalya ve müttefikler savaş sonunda 12 adanın statüsünü değiştirdiğinde ve 12 ada Yunanistan'a verildiğinde bu neden milli bir sorun yapılmadı?

 

Devletin kuruluş sözleşmesine imza atan yetkililerin “olmazsa olmaz” demedikleri bir konuyu, Türkiye’nin olmazsa olmazı yapmak, devlet milliyetçiliğinin bir konusu olabilir mi?

 

Avrupa’da devletler komşularıyla aralarındaki ekonomik, sosyal ve siyasal sınırları kaldırdığı bir çağda, Türkiye’nin dört bir etrafında sınır komşuları ile “olmazsa olmaz”lar saptayıp her birinin altını kırmızı çizgilerle çizmesi nasıl bir siyasettir?

 

Türkiye’yi, her biri il büyüklüğündeki devletçiklerle oyalayıp tarihte kaç kez ergenekondan taşmış Türkleri Anadolu’ya hapsetmek kimin çıkarınadır?

 

Türkiye, çevresindeki komşularla en kötü koşullarda bile yapabileceği barış sayesinde bu devletçikleri ekonomik ve sosyal olarak ele geçirmesi ne kadar zaman alacaktır? Neden bunlar tartışılmaz da, gittikçe artan borçlarla komşulara karşı daha saldırgan olmak öğütlenir?

 

Yakın tarihte savaşma noktasına geldiğimiz Bulgaristan bunun en açık örneği değil midir? İyi ilişkilerle başlayan yakınlaşma şu anda Türklerin ve Türkiye’nin lehine geliştiği neden gündeme gelmemektedir? Bulgaristan ekonomisinin en önemli işletmeleri yakın zamanda Bulgaristan’a giden Türkler tarafından kurulmuştur. Aynı gelişmelerin Gürcistan, Ermenistan, Suriye, Yunanistan ve G. Kıbrıs’ta olmaması için neyi sebep gösterebiliriz?

 

Barıştan rahatsız olanların, Türklerin Yunanistan ve G.Kıbrıs’a gidip gelmelerini, oraya yerleşmelerini; Yunanlıların da Türkleri tanıyıp sevmelerini engellediğinin ne kadar farkındayız?

 

Güney Kıbrıs, 700 000 bin nüfuslu bir adacık; Türkiye ise 75 milyon. Hangisi büyük sorusu, neden sorulmuyor?

 

Madem bu sorular saçma, peki kardeşim, bu korku ve gürültüler de neyin nesi?

                                                           Harun Özdemir

 


Bu Yazıyı Oylayın: 

Yorumlar
gürkan [ 21 Mayıs 2008 14:09:47 ]
çok güzel olmuş beğendim

Diğer Sayfalar: 1. 

Yorum Yazın
İsim:


E-Posta:


Mesaj:
       
       
       
       
Kalın | İtalik
Altçizgili | Link