Kenan Evren'i Günahsız Olanlar Yargılasın
Kategori: Siyaset  |  Okunma: 3064  |  Puan: Henüz oy verilmedi  |  05 Nisan 2012

KENAN EVREN’İ GÜNAHSIZ OLANLAR YARGILASIN

 

Her zamanki gibi sabaha kadar bombalar patlıyor ve güneşin batışı ile doğuşu arasında, yani karanlığın 1/3’ünde elektrikler zaten kesik. Her patlayan bomba ile lamba titriyor; elektrik gitti gidecek…

            Hiç kimse düşünmüyor; sadece kan kokuyor sokaklar. Her sabah, aşina olduğumuz bir ismin ölüm haberi ile uyanıyoruz güne. Kimi seviniyor bitişik komşusunun 20 yaşındaki oğlunun öldürülmesine “Bir komünist öldürüldü” diye. Ve bazen, bazı akrabaları, 20 yaşında katledilen gencin cenazesinde gitmek istemiyor “Ülkücüydü zaten şerefsiz faşist” diye. Gün geldi, besmele ile ateşlenen bir silahla büyük din adamı Sadrettin Yüksel’in oğlu öldürüldü Fatih Camii avlusunda. Besmele ile ateşlenmiş bir silahın akıttığı kan ile abdestli bedeni cami avlusunda devrilmişti Metin Yüksel’in…

            Militanlar bir şeylere inanmış vuruşuyordu ama bir dakika düşünmeye fırsatları olduğunda da tüm bedenlerini ölüm korkusu sarıyordu. Sadece insanlar değil, sokaklar, caddeler, mahalleler, şehirler, dernekler, sendikalar, polisler, öğrenciler, öğretmenler, üniversiteler…. bile ayrışmış; Afrika’daki bir ülkenin iç karışıklığını andırıyordu ülke.

Hani bazen kavgaya tutuşursun, dakikalarca dövüşürsün, yorgun düşersin, kavgadan kaçtı da demesinler diye kavgayı bırakmazsın ama içinden dua edersin “biri gelse de bizi ayırsa” diye işte öyle bir gündü 11 Eylül 1980.

            12 Eylül Cuma sabahı, daha tam gün ağarmamışken babamın panik sesiyle uyandık “Kalkın, radyoda marş çalıyor; muhtemelen İhtilal oldu”. Kapıyı açtığımızda tüm sokaklar askerlerce tutulmuştu ve camiye gidenler dışında kimseye de izin vermemişlerdi. Bir süre sonra radyoda marş sustu ve dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in ilk açıklaması geldi “Kargaşa ortamına son vermek için yönetime el koyduk”. Aslında kavgadan yorulanların duası kabul olmuş ve biri gelip kavgaya son vermişti.

            O gün herkes tedirgin ama bir o kadar da kaygısızdı. Kaygısızlığın sebebi can emniyetine kavuşmaları; tedirginliğin sebebi ise herkes elindeki silahı saklama, yasak yayınları imha etme derdindeydi.

            12 Ekim 1980 gününe gelindiğinde aradan 1 ay geçmiş ve herkes tüm kin ve düşmanlığını bir tarafa bırakmış ve hatta unutmuş; kendisini işine ve okuluna adamıştı. Devlet Başkanı Kenan Evren’e “Bu adam da nerden çıktı” diyeni duymadım o dönem. O dönem ki, yakın çevremiz Akıncı, Ülkücü, Solcu olmasına rağmen kimsenin ağzından bu cümleyi duymadık. Tabi zaman zaman Kenan Evren her kesimi kızdıracak cümleler kuruyordu ama o kadar. Sadece kızdıracak kadar. Kızanlar da sadece “O kadar kusur kadı kızında da olur cinsindendi”.

            Bir tane insandan “demokrasi”, “insan hakları”, “darbe”, “anayasayı ihlal” lafı duymadım. Tabi bu arada bir kısım insanlara suç isnad edilerek, işkenceleri ile ünlenmiş yerlere götürülüp günlerce tutuluyordu ama kimse bu durumu eleştirirken “demokrasi” “insan hakları” demiyordu. İşkenceye maruz kalanlar ve yargılananların tek bir savunması vardı “ben suçsuzum”. Öyle ki, tutuklular mahkemedeki savunmalarını yaparken dahi uğradıkları muamelelerle ilgili “demokrasi”, “insan hakkı” cümlelerine yer vermiyorlardı. Verenlerin sayısı ise parmakla sayılacak kadardı.

            O gün, mağdur olanların dışında herkes hayatından memnundu. Cezaevinde işkenceye maruz kalanların aileleri bile “İhtilal olmasaydı belki de oğlumuz ölmüş olacaktı; en azından şu anda yaşıyor ve cezaevinde olduğunu biliyoruz” demekteydi.

1982 yılında ihtilalcilerin hazırlattığı anayasa halk oyuna sunuldu ve benim ailem dahil, kimseden “bu anayasa demokratik değil, ihtilal anayasasıdır; hayır oyu vereceğim” diyeni duymadım.

            Aradan 7 yıl geçti, Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in görev süresinin uzatılması konuşuluyordu ki bu konuşmalara Kenan Evren son noktayı koydu “Süremin sonunda görevi bırakıyorum” dedi. Ardından Cumhurbaşkanlığına Turgut Özal seçildi. Yıllar yılları kovaladı ve bugüne gelindi.

            Şimdi Kenan Evren 90 yaşını geçmiş bir pirifani. Ankara’nın göbeğinde kazan kurulmuş, kazanın altına ateş süren sürene; tamtamlar eşliğinde bu yaşlıyı kaynatarak ülkede demokratik bir zemin oluşturacaklarına inanıyorlar. Dünyanın hangi değerine emek verilmeden, bedel verilmeden zemin oluşturulmuştur. Bir ülkede demokrasi zemin bulacaksa, demokrasi uğruna can verilmeli ve gerekirse can alınmalı; mal verilmeli ve gerekirse mal yakılmalı. Gücü ve kudreti yerinde olan bir adamın önünde secdeye kapanacaksın, her dediğine “Çok yaşa Paşam” diyeceksin, seni bir makama atasın diye önünde bir amuda kalkmadığın kalsın sonra adam kendi isteği ile emekli olup köşesine çekilip 100 yaşına merdiven dayayınca “Sen bizim çocuklarımızı öldürdün, geleceğimizi çaldın; onurumuz ve demokrasi aşkına senden bunun intikamını alacağız” diye Ankara’nın göbeğine kazan kur. Sevsinler sizin demokrasi anlayışınızı da sembolik yargılamanızı da… ANKARA’DA BİR KOMEDİ YAŞANIYOR BEYLERRRRRR…. Güç karşısında boyun eğmiş tüm pısırıklar şimdi eli, kolu, ağzı bağlı bir aslana saldırtılan çakallar gibi Kenan Evren’e saldırıyorlar.

            Türkiye’de şu an kime sorsanız “Darbe yargılanıyor, Kenan Evren yargılanıyor” diyorlar ya, ben de diyorum ki, bu yargılama ve Ankara’da kurulan bu kazan ile 2000 yıllık bir milletin asaleti, erdemi, yaşlıya hürmeti, kazandığı zaferden sonra “Affetmek zaferin zekatıdır” diyen büyük bir geleneği yaralanmaktadır.

            Kenan Evren suçludur veya değildir; sorun bu değil, benim için sorun bu milletin bu yargılamaya gösterdiği yaklaşımdır. Bu kadar mı narkozlanır bir millet ki bir tane insan da çıkıp demedi ki “Ne yapıyorsunuz kardeşim, farzedin ki Evren suçlu; bu yaştaki bir adamı yargılamakla demokrasimiz zemin bulmaz. Demokrasi bedel ister, mücadele ister, fedakarlık ister. Demokratik bir gelenek böyle kademe kademe oluşur. Demokratik bir gelenek oluşturmak adına 100 yaşına merdiven dayamış bir adamı kazanda kaynatarak işe başlarsanız, ilk adımı böyle atarsanız sadece asaletinizde ve erdeminizde ciddi yara açmış olursunuz”.

Bu ülkede bir sürü sosyal bilimci var, siyaset bilimci var, bir tanesi de çıkıp “Arkadaşlar, dünyanın hiçbir ülkesinde 100 yaşına merdiven dayamış bir insan kazanda kaynatılarak demokratik gelenek oluşmamıştır. Demokratik gelenek oluşması için çok ama çok farklı ve çileli yollardan geçilmiştir” demedi hala.

Gelelim işin hukukî boyutuna:

Kenan Evren ile ilgili 2 büyük iddia var biri darbeye zemin hazırlamak, diğeri de darbeden sonra yapılan işkence ve verilen idam kararları.

Darbeye zemin hazırlamak ithamı ile ilgili olarak son söyleceğimi baştan söyleyerek konuya gireceğim. Eğer darbeye zemin hazırlamak suçu varsa, bu suçun failleri öncelikle 12 Eylül 1980’den önceki Başbakanlar ve Siyasî Parti Liderleri ve öncelikle Demirel, Ecevit, Türkeş, Erbakan. Daha sonra İçişleri Bakanları, MİT Müsteşarları, Emniyet Genel Müdürleri, Maraş, Çorum, Ordu, Tunceli gibi yerlerin Valileri ve Sendika Başkanları, Gençlik Örgütleri Başkanları ve o dönemin yangın ortamına benzin taşıyan Basın-Yayın Organları İdarecileri. Bunları yargılamadan siz nasıl ve hangi Ceza Usul Kuralına dayanarak doğrudan Kenan Evren’i yargılarsınız! Bu saydığım kişiler önce yargılanır ve bu yargılama neticesinde bu kişiler “Biz anarşi ortamı olmasın, anarşi dursun diye elimizden geleni yaptık ancak Kenan Evren ve Genel Kurmay bizi engelledi” diye iddia ederler ve bu iddia da mahkemece ciddi bulunursa o zaman çağırırsın Kenan Evren’i, anlatırsın delillendirilmiş iddiaları ve ondan bunlara cevap vermesini istersin. Dünyanın en ilkel metodu olan “Sanıkdan delile gitme” metodu ile yargılama yapılıyor ve bırakın vicdanlı insanları bir tane hukukçu bile sesini çıkarmıyor. Türkiye tarihinde hiçbir zaman hem millet olarak hem de kurumlarımız olarak aynı anda bu kadar büyük bir hata yapacağımız aklımın ucundan geçmezdi. Ruanda’da bunlar olsa yadırgardım da 2000 yıllık bir Devlet Geleneği, 1200 yıllık da İslam Geleneği olan bu millet böyle bir davranışı sergileyince sözlük kifayetsiz kalıyor.

Darbe sonrası yapılan yargılamalar ile ilgili olarak da, mevcut hukuk düzeni içerisinde, yürürlükteki kanunlara göre verilmiş cezaların hesabını sormak bir defa Evrensel Ceza Hukuku İlkelerine terstir. Yargılamalar esnasında “Suçda ve Cezada Kanunilik Prensibi” ihlal edilmeden verilmiş bir cezadan dolayı, hükmü verenler asla yar gı la na maz. Bu ilkeyi ihlal edenler, yarın kendileri iktidardan ya da yönetimden gidince en çok kendileri mağdur olurlar. Bu ilke, Evrensel Ceza Yargılamasının geldiği son merhaledir. Bu ilkeyi yok sayıldığı bir yerde eşkıyalık hüküm sürer.

Yargılama esnasında mevcut Ceza ve Usul Kurallarına aykırı davranışlar var ise mesela Erdal Eren’in yaşı gerçekte küçük olmasına rağmen büyülterek idam edilmişse, gerçek yaşının 18’den büyük olduğunu rapor eden Adli Tıp uzmanları yargılanmalıdır; Kenan Evren değil. Gerçeğe aykırı rapor düzenleyen o Adli Tıp uzmanı yargılamada çıkıp da derse “Raporu bu şekilde düzenlememi Kenan Evren veya Genel Kurmay istedi” işte o zaman yine çağırır, bu iddiadan dolayı Kenan Evren’i yargılarsın.

12 Eylül lafı geçince hep aklıma gelen bir anekdot ile konuyu toparlamaya çalışayım. Elazığ’da Alevî, Sünnî, Ülkücü, Komünist, Ermenilerin birlikte yaşadığı Sako Mahallesi’nde yaşıyoruz o yıllarda. Mahallemiz Askeriye’ye yakın olduğu için mahallemizde birçok da subay ve astsubay oturmaktaydı. Bu astsubayın Alper isminde bir oğlu vardı. Alper Elazığ Devrim Ortaokulu’nda okuyan şişman, sevimli bir çocuktu. Yaşça benden büyüktü ama ben onu severdim o da her karşılaşmamızda benimle konuşur ve sohbet ederdi ve beni sevdiğini hissederdim. Bir gün 7-8 el silah sesleri duydum sokakta ve bir anda sokağın başında Alper’in elinde silahla koştuğunu gördüm. Şişman ve kısa boyluydu zaten yaşı da 15 bile yoktu. “Alper Abi ne oldu” diye soracak oldum ama Alper’in yüzü buz gibiydi ve arkasına bakarak koşuyordu. Sokağın hemen başında, Alper’in arkasından koşan 4-5 koca silahlı adam Alper’i kovalıyordu. Kovalayanlardan birini tanıdım, sivil polisti. O koşuşturma sonrası Alper bir kömürlükte yakalandı ve götürüldü. Meğer okuduğu Devrim Orta Okulunu kurşunlamış. Bir süre sonra da Alper’in, babasının beylik tabancasıyla cadde ortasında birini öldürdüğünü duyduk. Aklımda tek kalan iz, babasının perişan haliydi. Peki bu yaşta Alper’i azmettiren dönemin Elazığ Ülkü Ocakları’nın hiç mi suçu yok! Yoksa Kenan Evren mi Alper’i gaza getirip, eline silah tutuşturdu. Eğer Alper’i, o saf ve temiz yüzlü çocuğu katil eden Evren ise Ankara’da kurulan kazanı biraz mazur göreceğim yok eğer başka birileri bu saf, temiz çocuğu katil ettiyse ne olacak; ne düşünürsünüz? Merak etmeyin, eğer Evren azmettirmişse mutlaka iz bırakmıştır çünkü her temas bir iz bırakır mutlaka. İstediğin kadar delilleri karart.

Kenan Evren’in yerinde olsam bu mahkemeye bir defalık gelir ve sadece şu cümleyi kurup, bir daha da tek kelime etmezdim “12 Eylül öncesi anarşi ve kaos ortamına katkısı olmamış birileri beni suçlasın, müşteki olsun”. Eğer bu sözü söyleseydi, o duruşmada vicdan sahibi müdahil ve müştekilerin aklına “Bana ilk taşı günahsız olan atsın” gelirdi ve mutlaka vicdanlarının sesini dinleyip duruşma salonunu terk ederlerdi.

                                                                                                 Av.Mustafa Özdemir


Bu Yazıyı Oylayın: 

Yorumlar

Henüz Yorum Yazılmamış


Yorum Yazın
İsim:


E-Posta:


Mesaj:
       
       
       
       
Kalın | İtalik
Altçizgili | Link