Cemaat-Hükumet Kavgasının Temelleri -1- (Giriş)
Kategori: Siyaset  |  Okunma: 1951  |  Puan: 8,5  |  24 Aralık 2013
 
 
CEMAAT-HÜKUMET KAVGASININ TEMELLERİ

 

Özal’ın Cumhurbaşkanlığına geçişi ile birlikte İttihat ve Terakki’nin kalıntılarının tasfiye edilmesi; sivil ve askeri bürokrasinin yeniden yapılandırılması teorik anlamda alenî olarak tartışılmaya başlanmıştı. Bu tartışma 2.Cumhuriyet talebi altında yürütülüyordu. Bu talebin teorik öncüleri Liberaller (eski Marksist-Solcu) ve  Modern İslamcılar arasından zuhur etti. 2. Cumhuriyet savunucuları arasında Hikmet Özdemir, Asaf Savaş Akad, Altan kardeşler, Cengiz Çandar, Hasan Cemal, Etyen Mahcupyan, Nuray Mert, Mehmet Barlas, Ali Bayramoğlu, Kürşat Bumin, Şahin Alpay, Ali Bulaç, Fehmi Koru… sayabiliriz.

Bir de bu talebin karşısında çok sert bir muhalefet yürüten, statükodan yana 1.Cumhuriyetçiler vardı ki bunlar da çoğunlukla tek parti dönemi ve İttihat ve Terakki ile yolu kesişmiş ailelerden gelen kimselerdi. Bu kimseler Kemalizmin arkasına gizlenerek sivil ve askerî bürokrasinin devamından yana; İttihatçı geleneğin uzantılarıydı. Bunların içerisinde 2.Cumhuriyet tartışmalarına en sert muhalefeti yapanlar olarak Emin Çölaşan, Oktay Akbal, İlhan Selçuk, Oktay Ekşi,  Bekir Coşkun, Doğu Perinçek, Yalçın Küçük, Uğur Mumcu gibi isimleri sayabiliriz.

Özal döneminde başlatılan bu alenî tartışmanın temelinde, belirttiğimiz gibi İttihat ve Terakki geleneğinden beslenen sivil-asker bürokrasinin tasfiye edilmesi yatmaktaydı.

Bu sürecin çok zorlu ve çetin geçeceği daha Özal’ın sağlığında belli olmuştu ve Özal bu tartışmayı rölantide ancak götürebiliyordu.

Bizim siyasî tarihimizin çok ilginç bir yanı vardır ve askerî müdahaleler hep hızlandırıcı faktör olarak devreye girmiştir. Aksi halde gidilecek yol, normal seyrinde epey zaman alacaktır. Mesela 24 Ocak Kararları 1980 darbecileri tarafından ancak hayata geçirilebildi. İhtilal, hızlandırıcı faktör olarak devreye girmeseydi muhtemelen Türkiye Cumhuriyeti serbest piyasa ekonomisine demir perde ülkelerinden de sonra geçebilecekti. Çünkü ihtilal öncesi gidişat, 24 Ocak kararlarını kararlılıkla uygulamaktan uzaktı ama bu kararların uygulanması bir devlet politikasıydı; ne yapıp edip uygulamaya konulmalıydı bir an önce. Asker devreye girdi ve 24 Ocak Kararları, bugünlerin Türkiye’sinin önünü açtı.

Aslında 1980 İhtilali ile İttihatçılar ve Sivil Asker bürokrasi ilk yarayı almıştı ama 1909’dan beri devletin yakasına yapışmış bu eli söküp atmak hiç de kolay olmayacaktı.

Türkiye Cumhuriyeti 21.YY’ın stratejisini belirlemişti. Bu strateji yeniden Osmanlı Coğrafyasında söz sahibi olmaktı ki İslam Konferansının açılış konuşmasını 1980 İhtilalinin komutanı Kenan Evren yapmıştı ve İslam Konferansının ilk başkanlığı da yine askerî idare altındaki Türkiye Cumhuriyeti üstlenmişti. Bu strateji ancak İslamcılarlar yürütülebilirdi ki bunun için yeni kadrolara ihtiyaç vardı. Yeni kadrolar yetişirken eski kadroların da tasfiye edilmesi gerekiyordu. Çünkü eski kadrolarla bu stratejinin hayata geçirilmesi mümkün değildi. Kaldı ki eski kadrolar, Türkiye Cumhuriyeti’nin 40-50 yıllık stratejisini “ebedî” strateji olarak kanıksamışlardı ve evrim geçirmeleri; değişmeleri de mümkün değildi. Çünkü yıllarca düşman olarak mücadele ettikleri kişi ve değerler artık devletin itibar ettiği kişi ve değerler olarak sahne alacaktı; almaya da başlamıştı.

Eski kadroların bu durumu kabullenmeleri mümkün değildi. Aslında eski kadrolar derken, devletin çekirdek yapısı dışında olan uygulayıcılardan söz ediyorum. Yoksa eski kadroların derinliği yüz yıllara dayanmaktaydı ve onlar için kadro ve ideolojilerin hiçbir ehemmiyeti yoktu. Onlar sadece değişen konjoktüre göre Türkiye Devletinin yapılanmasını, ayakta durmasını ve güçlü bir aktör olmasını hayal ederler ve değişmeyen tek strateji budur. İdeolojiler, kadrolar, inanç grupları ve hatta biraz ileri gitmiş olacağım belki ama din bile vaz geçilmez değildir. Din konusundaki iddiamı da biraz mübalağa olarak kabul edip; konunun anlaşılması için bir yöntem olarak telakki edebilirsiniz.

Türkiye Cumhuriyeti gibi köklü bir “devlet geleneği” olan SSCB’de yıkılırken derin Rusya kadroları (KGB) bu işte rol almış ve yeni Rusya’yı da yine bu derin kadrolar kurmuştur. Yıkılanın SSCB değil de hakikatte Rusya’nın değişen stratejisi olduğu bugün herkesçe kabul edilmektedir. SSCB’nin eski kadroları ile yeni Rusya’nın kurulması nasıl mümkün değildi ise Yeni Türkiye Cumhuriyeti yani 2.Cumhuriyet kurulurken eski kadrolarla bunun gerçekleştirilmesi de o kadar mümkün değildi. Bir bir bu kadroların tasfiye edilmesi gerekecekti.

Tasfiye işlemi ve yeni stratejiye gidilen yol ağır aksak ilerler iken yine devreye hızlandırıcı faktörü sokmak kaçınılmaz oldu ki 28 Şubat ile birlikte bu süreç ivme kazandı. Aslında eski kadroların tasfiyesinin en önemli adımı 28 Şubatçılar tarafından atılmıştı.

28 Şubat’ın kaybedeni ilk bakışta İslamcılar olsa da, aslında 28 Şubat ile,  1.Cumhuriyetin kadrolarını tasfiye edecek ekibin önü açılmış; 2.Cumhuriyetin kadrolarının da yetiştirilmesi için fırsat yaratılmıştı.

1.Cumhuriyetin kadrolarından görevlerini iade etmeleri ve kenara çekilmeleri istenmişti. Bir kısmı; çok az bir kısmı bu talebi ve Devletin istikametini makul karşılayıp kenara çekilmişti ancak büyük çoğunluk görevlerini iade etse de gayri resmi olarak görevlerinde ısrar ettiler. Hatta Devletin yeni stratejisini vatana ihanet olarak görmeye başlayıp direnme hücreleri oluşturdular. Onlara göre düşmanların önü açılmakta, eksen ve strateji değişikliği Millî Devletin tasfiyesi anlamına gelmekteydi. Çünkü onlar yani bu kadrolar yıllarca bu şekilde yetiştirilmiş, geliştirilmiş ve görev yapmışlardı. Onların bir kısmını anlamak mümkündü ancak asıl sorun, İttihat ve Terakki’den beri Devlete musallat olmuş sivil ve asker bürokratların tasfiye edilmesiydi. Zaten eski kadroları tahrik eden, teorik anlamda onları besleyenler de bir asırdır Devlete musallat olmuş bu azınlıktı.

Eski kadrolar uzun yıllar bu devlete hizmet etmiş insanlardı ve samimi olarak vatana hizmet etmişlerdi ve yeni stratejiyi vatana ihanet kabul etmeleri de bir şekilde makul karşılanabilirdi. Ancak diğerleri için aynı şeyi söylemek mümkün değildi. Diğerleri dediğimiz, yukarıda da izah ettiğim gibi Devlete 1,5 asırdır musallat olmuş İttihatçı, Sivil-Asker Bürokratlardır. Türkiyenin yakasını bırakmak istemeyen bu grup, eski kadroları kullanarak 2.Cumhuriyeti engellemek istiyordu. Yani yeni cumhuriyetin asıl düşmanı, eski kadroları kullanan Sivil-Asker Bürokratlar ile İttihatçılardı. Diğerleri ise bunların kullandıkları, bir dönem devlete samimiyetle hizmet etmiş insanlardı ve bu insanların tasfiye edilirken rencide edilmemesi gerekirdi.

Devlet de bunu görmüş olacak ki eski kadroları tasfiye ederken, kullanılmış eski kadroları fazla rencide etmeden tasfiye etmek niyetindeydi. Amaç İttihatçı, Sivil-Asker Bürokratları tamamen ezmek; diğerlerini ise fazla rencide etmeden tasfiye edip, faaliyet gösteremeyecek duruma getirmekti.

İşte Cemaat-Hükumet Kavgası yazımın temel hareket noktası da bu son cümlede zuhur etmekte “İttihatçı, Sivil-Asker Bürokratları tamamen ezmek; diğerlerini ise fazla rencide etmeden tasfiye edip, faaliyet gösteremeyecek duruma getirmek”

 

                                                                                              Mustafa Özdemir

 


Bu Yazıyı Oylayın: 

Yorumlar

Henüz Yorum Yazılmamış


Yorum Yazın
İsim:


E-Posta:


Mesaj:
       
       
       
       
Kalın | İtalik
Altçizgili | Link