Cemaat-Hükumet Kavgasının Temelleri -2-
Kategori: Siyaset  |  Okunma: 1792  |  Puan: Henüz oy verilmedi  |  11 Şubat 2014
 
 
 
CEMAAT-HÜKUMET KAVGASININ TEMELLERİ-2-

 

                Türkiye Cumhuriyeti 2. Evresine girerken, bu yeni döneme geçişin sancılarını hafifletmek gerekiyordu. Çünkü bu geçiş basit bir operasyonla olacak kadar sıradan değildi; ur çok derinlerde ve bazı organları da tamamen sarmıştı. Yapılması gereken sancısız bir şekilde uru temizlemek ve temizlenmesi imkânsız bazı organları da feda etmek; en önemlisi de bunları yaparken bünyede kalıcı sakatlıklar bırakmadan bünyeyi daha güçlü hale getirmekti.

                28 Şubat müdahalesi uru temizleyecek, iyileşmesi imkânsız organları da kesip atacak operasyon unsurlarına zemin hazırlama açısından önemli bir işlev görmüştür. Aslında operasyon unsurları kavramı yerine, ‘teşbihte hata olmaz’ toleransıyla,  tetikçi kavramı da koyabilirdim.

Yeni bir Cumhuriyet kurulurken eski cumhuriyetin statükocularını tasfiye edecek, geçiş süreci için kullanılmak üzere tetikçilere ihtiyaç vardı.

                1.Cumhuriyetin kadroları tasfiye edilirken, bu tasfiyeye demokratik bir meşruiyet ve hukuk gerekiyordu. Stratejiye uygun 2 silah yani demokratik meşruiyet ve hukuk silahı çok iyi seçilmeliydi ki tasfiye süreci sıkıntısız, az sancılı olsun ve bünyede kalıcı hasar bırakmasın. Ve en önemlisi de 2.Cumhuriyetin kadrolarına rahat bir çalışma ortamı hazırlansın.

                Hassas olan bu konuda, Devletimiz şanına yakışır 2 tetikçi (teşbihte hata olmaz) icâd eder: Recep Tayyip Erdoğan ve Cemaat. Yeni Cumhuriyete geçerken yapılan tasfiye operasyonlarına Recep Tayyip Erdoğan ile demokratik meşruiyet, Cemaat ile de fiilî yargılama ve cezalandırma elbisesi giydirilecekti. Bu elbise, hem Erdoğan için hem de Cemaat için biçilmiş kaftandı.

                Recep Tayyip Erdoğan’ın kişisel popülaritesi daha bir cilalanarak, 2001 yılında, tükenmiş Türkiye Siyasetinin ortasına güçlü bir karizma olarak sunuldu; 2002 seçimlerinde de tek başına iktidar koltuğuna oturtuldu. Aslında “koltuğa oturtuldu” değil de “oturdu” da diyebiliriz çünkü siyaseten kendisiyle yarışabilecek, seçmen nezdinde itibarlı hiçbir lider yoktu; olan da (Erbakan) kenara çekilmiş, sözleriyle olmasa da davranışlarıyla Erdoğan’a “buyur” demişti. 2003 yılındaki sohbetlerde sürekli “AKP’nin tek ve en büyük muhalifi Erbakan’dır. Onun dışındakiler asla bu hükumeti yıpratamazlar ama görünen o ki  Erbakan da bu hükumeti göstermelik eleştiriyor” diyorduk. Çünkü Erbakan’ı bilenler, Erbakan’ın nasıl etkili muhalefet yaptığını iyi bilirlerdi. Ama Erbakan’ın AKP’yi eleştirirken kullandığı cümleler hükumeti yıpratmaktan öte sadece AKP’yi koruyan bir kalkan görevi yapıyordu.

                Recep Tayyip Erdoğan her haliyle ezilmiş, itilmiş, umutsuz insanlara umut oluyordu ve ezilmiş, itilmiş, umutsuz insanların arasından çıkıp geldiği için onların dilini de iyi biliyordu. Halk ile arasında özellikle %30’a yaklaşan seçmenle arasında bir bağ vardı ve Erdoğan her konuşmasında bu bağ daha da güçleniyordu. Yapı gereği Erdoğan, Türkiye seçmeninin %75’inin hissiyatını yakalayabilecek ve onların oyunu alabilecek donanıma sahipti. Erdoğan’ın seçmen potansiyel marjı %75’dir. Böyle bir marja sahip, serbest seçimle, seçmenlerden 2’sinden birinin oyunu almış bir Başbakan’ın idaresinde ortaya konulan her icraat “Demokratik Meşruiyet” ten onay almış olacaktı ve bu başbakanın çıkaracağı kanunlar, yapacağı yasal düzenlemeler için kimse “anti-demokratik” diyemeyecekti çünkü demokratik seçimlerle iktidara gelmiş ve her iki kişiden birinin oyunu almış bir Başbakan vardı icranın başında.

                Recep Tayyip Erdoğan demokratik meşuiyeti temin için bulunmaz bir kişilikti de Cemaat için aynı şeyi söyleyebilir miydik! Cemaat de işin yargılama-tasfiye boyutunu eksiksiz ve layıkı ile yerine getirebilecek bir yapımıydı?

Evet, Cemaat de bu iş için en uygun yapıydı. Yetişme tarzları gereği rüşvet, kadın gibi zaafı olmayan ve şeyh-mürid teslimiyetiyle hareket eden bu yapıyı etkilemek ve frenlemek mümkün değildi. 15-20 yıl boyunca bürokrasiye nüfuz etmek için hazırlanmış bu yapının elemanları, ellerine geçen bu fırsatı heba edemezlerdi ve etmediler de. Kendilerine sunulan tüm belgeleri eksiksiz takip ettiler, iz sürdüler, harici etkilerin tesirinde kalmadılar ve Türkiye tarihinde ilk kez paşalar ve dokunulmaz olarak bildiğimiz bir çok kişi ve kuruma, hukukî zeminde diz çökerttiler.

Emniyette ve Adliyede artık polis ve yargı mensupları arasında ciddi ayrışma söz konusuydu. Bir yanda yetkili ve etkili konumda olan Cemaat mensupları, diğer yanda pasifize olmalarına rağmen tedirgin, olanları anlamaya çalışan; özel odasında bile sesli konuşmaktan çekinen diğerleri.

                Halk, yapılan operasyonlardan AKP’yi sorumlu tutarken, Emniyet ve Yargı içerisindeki pasifize edilmiş bürokratlar F Tipi yapıya vurgu yapıyordu.

                1.Cumhuriyetin önündeki engeller tasfiye edilirken, bunun da bir kuralı, sınırları vardı. O kadar dokunulmaz kişiye dokundu ki Cemaat, bir süre sonra gücün kendilerinden neşet ettiğini sanmaya başladılar hatta buna iman ettiler. Kendi aralarında “Artık Türkiye dönülmez bir yola girmiştir; bundan sonra her geçen gün mevzi kazanacağız” demeye başlamışlardı.

 İş burada kalsa iyiydi de, Türkiye’deki dönüşümün, 2. Cumhuriyete geçişin tek aktörü olarak kendilerini görüp; öyle ki “Recep Tayyip Erdoğan yaşıyorsa, suikaste uğramadıysa bizim aldığımız güvenlik tertibatındandır” diyerek, AKP’yi iktidara getirenin de, iktidarda tutanın da kendileri olduğuna inandılar.

Ama Türkiye’yi dönüştürenler, rol çalma; rol dışına çıkma hamlelerine müsamaha gösteremezdi! Herşey onların planladığı gibi gerçekleştirilmeliydi; tetikçilerin elindeki mermi sayısı fazla olsa da  vurulacakların listesi belliydi:

Tetikçi haddini bilmeliydi!

                                                                     Av.Mustafa Özdemir


Bu Yazıyı Oylayın: 

Yorumlar

Henüz Yorum Yazılmamış


Yorum Yazın
İsim:


E-Posta:


Mesaj:
       
       
       
       
Kalın | İtalik
Altçizgili | Link