Yeni Felsefenin İlkeleri V (son)
Kategori: Siyaset  |  Okunma: 2140  |  Puan: Henüz oy verilmedi  |  03 Ocak 2007

İNSANIN ÖZELLİKLERİ

 

İnsan madem ruh ve bedenin terkibinden oluşmaktadır, o halde bedeni ve ruhu ile birlikte özelliklerinin tespit edilerek tanınması gerekir.

 

İnsan dendiği zaman, yukarıdan beri anlatılmaya çalışılan çerçevede, şu sekiz özelliği tespit edilebilir.

 

 a) Yok olabilen varlığı

 b) Benzerleri olan tekliği

 c) Muhtaç olan hayatı

 d) Başkasının yaptığı bir bedeni

 e) Eksik olan bilgileri

 f) Başkasının oluşturduğu dili

 g) Tercih mahiyetinde işleri ve

 h) Hatalı da olsa hakkı bilmesi.

 

a)  İnsanın varlığı, beden ve ruhunun varlığı ile bilinir. Bu daha önce açıklanmıştı. Ne var ki, uykuda varlık bitmekte rüyada veya uyanıldığında yine varlık devam etmektedir. Ayrıca doğmadan önce de öldükten sonra da bu anlamda varlıktan söz edilememektedir. Varolma ve yokolma bedenin yokolması veya ruhun yokolması şeklinde olmayıp bedenin ruhsuz kalması veya ruhun zaman dışına çıkması şeklinde olduğundan ve insan ruh ve bedenin terkibi ile tanımlandığından, insan sürekli olarak varolup yokolmaktadır. Hatta bu varolup yokolma, her an vuku bulmaktadır denilebilir. Sinema perdesinde tablolar varolup yok olduğu halde bu varolup yokolmaların farkına varılmaz. İlmin vardığı sonuçlar itibariyle zaman ve mekanın da parçacıklardan oluştuğu ispat edilmiştir. Öyleyse, her an bütün kainat varolup yokolmakta veya başka şekle dönüşmektedir.

 

Bu şöyle bir örnekle izah edilebilir. Bir tepsinin içine buzdan bir bilye konulsun ve bilye tepsinin içinde yuvarlansın. Tepsinin herhangi bir yerinde bilyenin varolduğu bilinmektedir. Bu bilyenin bulunduğu yerler tespit edilerek bu olaylar dizisine bağlanabilecek zaman değerleri belirlenebilir. Örneğin, bilyenin varolduğu ilk iki nokta arasındaki geçiş bir saniyelik zaman aralığı şeklinde tanımlanabilir.  Ancak bu anlatılanla buzun erimesi durumunda tepsiyi neresine kadar su ile dolduracağı yani ne kadarlık bir mekan işgal edeceği bilinemez. Şimdi buzun eridiği ve suyun tepsiye yayıldığı düşünülsün. Artık hareket durmuştur. Dolayısıyla zaman durmuştur, geçmez. Bu durumda suyun seviyesi ölçülerek su miktarı yani mekan tespit edilebilir, fakat zaman belirlemesi yapılamaz.

 

Şimdi bu örnek biraz daha genişletilebilir. Buzun eriyip sıvı hale geldiği, sonra katılaşıp tekrar bilye haline geldiğini düşünülsün. Bu durumda, bazen zaman bazen da mekan ölçülebilecektir. Her hangi bir anda hem zamanı ve hem de mekanı ölçmek mümkün olmayacaktır. Ama ekranda olduğu gibi bu görüntüler sıklıkla tekrarlanıyorsa hem zaman hem de mekan ölçülmüş gibi olacak. Yani bazen zaman vardır bazen mekan. Bunlar peş peşe gelmekte ama ikisi birden örtüşememektedir.

 

Tepsinin içinde tek bilye yerine birçok bilye olabilir. Bunlar birden varolup yok olabilirler. Bu suretle tepsi bir kez sıvı ile dolu bir kez de bilyelerle dolu olarak görülecektir. Burada önemli olan husus, bir bilyenin yokolduğu andaki mekanı ile tekrar varolduğu andaki mekanının aynı olmayacağı, başka mekanda var olacağıdır. Ancak, bilyelerin bütünü itibarı ile bir yerde, iki bilye de varolamaz. İşte bu ifadeler hareket etme ve bir yerde iki cismin birleşememesi ilkesi olarak bilinir.

 

Kainat, böyle bir tepsi içinde bulunan buz bilyelerinin bir çoğu şeklinde düşünülebilir. Bu bilyeler sıvılaşıp mekan, katılaşıp parçalar oluşmaktadır. Bir yerde iki parça oluşmamakta, ayrıca her parça her defasında değişik mekanlarda oluşmaktadır. Zaman kavramı ile de açıklayabildiğimiz bu yokolup varolmalar bilyelerin hareketi, zaman kavramından bağımsız olarak varlığın işgal ettiği mekan ise bilyelerin hacmi olarak bilinir. Bilyeler boşluk içinde iseler genişleyebilmekte, sık iseler daha küçük çapta olabilmektedirler. Bütün bunlar elektronların hareketlerinde deneysel olarak gözlenmektedir.

 

Hidrojen atomunun çekirdeğinde sıkışmış bir şekilde l737 kadar bilye vardır. Bir bilye de bu çekirdeğin etrafında oluşan küresel yörünge yüzeyindedir. Bu küre yüzeyindeki bilye yokolup varolmaktadır. Yokolma sırasında sabun köpüğü gibi çekirdeğin etrafını çevirmekte ve tekrar varolma sırasında parçacık olmaktadır. Ancak parçacık oluşmasının nerede olduğu bilinememektedir. Böylece elektron ya zaman içinde hareket etmekte veya mekan içinde görülmektedir. Elektronun ölçülen çapı ile çekirdekteki 1737 adedinin ölçülen çapı birbirine yakın olmaktadır. Küresel yörünge yüzeyindeki elektronlar fazla da olabilmekte, birbirleriyle etkileşebilmekte ve aynı yerde varolmamaktadırlar. Bu düşüncelerden hareketle, bütün bilyelerin birlikte yokolup varoldukları söylenebilir.

 

Şimdi, bu odaklanılan noktalar üzerinde geliştirilen düşünceler bütün kainat için varsayılabilir. O halde kainat buz taneciklerinden oluşmuş olup, bunlar bir varolup bir yokolmaktadırlar. Tanecikler varolunca zaman; tanecikler yok olunca mekan ortaya çıkmaktadır. 

 

İnsan da zaman ve mekan içinde hapsolmuş ruhu ve bedeni ile birlikte varolup yokolan bir varlıktır.  Uykuda ruhun bedenden uzaklaşması ile bu yokoluş daha uzun sürmekte, ölüm halinde ise büsbütün uzun sürmektedir. Burada uyku şoförün arabadan inmesiyle, ölüm ise arabanın parçalanmasıyla izah edilebilir. Rüya ise şoförün arabayı kısmen çalıştırarak kontrol etmesi veya prova yapması şeklinde tasavvur edilebilir.

 

b) İnsan bedeni birlik içindedir. İnsan bedenine bir iğne batırıldığında hemen acı duyulur. Ama başka yere veya başkasının bedenine batırılınca acı duyulmaz Gerçi insanın saçları kesildiğinde de acı duymaz ama kesildiğini bilir. Öyleyse bir insan bedeni diğerlerinden tamamen ayrıdır. Bu durum organizmanın yapısıyla da bilinebilir. Vücut hücrelerden oluşmuştur. Bir insanın bütün hücreleri bir tek ilk hücrenin çoğalmasıyla meydana gelmiştir. Her insanın hücresinde yer alan maddeler kendine has farklılık gösterir. Laboratuarda tahlil edilirse hücrenin hangi insana ait olduğu bile tespit edilebilir. Bu sayede cinayetlerde bulaşmış kan tahlili yapılarak katil bulunabilmektedir.  O halde bir maddenin bir insan bedenine ait olması için onun o insanın ilk hücrelerinden çoğalmış olması ve canlılığını da o insanın besin araçlarından temin etmesi gerekir.

 

İnsan, ruhunun da kendisine ait ve tek olduğunu bilir. İnsan tek kişidir ve bir tanedir, kendi varlığına kendisinden başka kimsenin ruhu katılmamaktadır. İnsan, teklik kriterini kendi varlığıyla bilir, bunun başka kanıtlarla ispatlanması ne mümkündür, ne de gereklidir.

 

Ancak bir insan diğerlerinden başkadır. Ancak insanın benzerleri vardır.  Birinde ne varsa diğerinde de benzeri vardır. Öyleyse insan varlığı tektir, ancak benzeri pek çoktur. Kendisi dışında kendisine en çok benzeyen varlıklar insan denilen diğerleridir. Bir insan diğeri ile görüşüp anlaşabilmektedir. Nerede ise bir insan diğerinden kendisi kadar emin olmaktadır. Hatta insanlar düşüncelerini birleştirdikleri zaman ortak projeler yapabiliyor, ortaklıklar ve topluluklar oluşturup adeta insanın ferdi olduğu bir üst varlık oluşturabiliyor. Anlaşarak ve ortak kararlar alarak bir bilince varıyorlar.

 

İnsanlar kitaplar yazıyor ve ortak bilgilere ulaşıyor, hatta ruhlar birliğini meydana getiriyor. Ancak bu birlik bedenler aracılığı ile kurulmakta, ruhlar dolaysız görüşememektedir. Ancak, insanlar arasında ortak bir bilinç doğmaktadır. İnsan, bedeniyle birlikte insan kabul edildiği için ruhların veya bedenlerin ayrı ayrı birleşmesi değil de insanların birleşmesi esas alınmaktadır.

 

İnsan bedeni, anne babasının birleşmesiyle doğmuştur. Dolayısıyla bedenlerde bağımsızlık yoktur. Kardeşlerin bedenleri birbirine daha yakındır. Birbirleriyle tanışan aynı şeylere inanan insanların ruhları da birbirine daha yakındır. Sonuç olarak, insanın tek olduğu fakat benzer yakınlarının içerisinde hayat sürdüğü söylenebilir.

 

c) İnsan, gerek bedeni gerekse ruhu ile her an değişik olaylar içinde bulunur. Bu olayın temelinde yukarıda belirtilen insanın kendi varlığını ve yakınlarının varlığını koruması vardır. Bunun için beslenir, bunun için çalışır, bunun için hisseder ve bunun için diğer insanlarla beraber olur. Bir varlığın böyle kendisinin ve yakınlarının varlığını sürdürmesi için gösterdiği çabalara canlılık denir, hayat denir ve yaşama denir.  İnsan bedeni ve ruhu ile birlikte yaşar, bu onun üçüncü özelliğidir.

 

Ne var ki, insan bu yaşayışını hiçbir zaman kendi başıma sürdürmemektedir. Dışarıdan madde, enerji almakta, bunları bir mekanda bir takım araçlarla kullanmakta ve kullandıktan sonra da dışarıya atmaktadır. Deri, ağız, burun, gözler, kulaklar, ön ve arkadaki boşaltım ve üreme organları bu alışverişin araçlarıdır. Yani insan yaşıyor ama çevresine devamlı muhtaç olarak yaşıyor. Nefes alıp vermeden bir kaç saniye, su içmeden bir kaç gün ve yemek yemeden de ancak bir kaç hafta yaşayabilir, hem de acılar içinde. Sıcaktan bunalabilir ve ölebilir. Kırk derecenin üstünde yaşaması zorlaşır.  Öyleyse çevre ile devamlı ilişkide olmak zorundadır.

 

Çevreye olan ihtiyacı yanında insan ayrıca kendi benzeri olan insanlar arasında da yaşamak zorundadır. Kendi başına varlığını sürdürmesi mümkün değildir. Belki insan mağarada yaşayabilir ama şimdiki ortamda bu çok zordur. İşte insan kendi dışındaki çevresine muhtaç olduğu kadar içinde yaşadığı topluluğa da muhtaçtır, ancak onların içinde yaşayabilir. Bu birlikte yaşayış sırasında ortak üretim yapılır sonra bölüşülerek tüketilir. Bu sayede çok kolay yaşama imkanı bulunur.

 

d) İnsanın kendi bedenini var etmemiş olması da çok önemli bir özelliktir. Ruhu, bedenini hazır bulmuş ve insan böylece varolmuştur. İnsan adeta bir evin veya arabanın kiracısı gibidir. Onu kullanır, onun bakımını yapar, içinde oturur veya kullanır ama o arabanın yapıcısı kendisi değildir. İnsan bedeni, kendi varoluş kuralları içinde varolmakta, böylece insanın kendisine ait olmakta, günü gelince de kendisinden ayrılmakta ve bu suretle dünyadaki varlığı bitmektedir. Sonuç olarak bedeni var ama kendisine ait değildir.

 

Kiracı ile kontrat yapılmış en çok bu kadar yıl oturabilir, denmiş. Mal sahibi, eğer evin bakımı yapılırsa yüz yıl oturulabilir, demiştir. Bakılmazsa bina çöker içinde oturan da enkaz altında kalır diyor. Bazen de yıkımcılar gelir, daha günü dolmadan evi yıkabilirler, diyor. Kira kontratı böyle. Evet insanın evi var, arabası var, orada oturuyor ve onu kullanıyor ama hiçbir zaman sahibi olamıyor. Er geç o elinden alınacaktır.

 

Evin bakımını yaparsa insan erken ölmekten kurtulur ama kira müddeti tamam olunca mutlaka evi boşaltmak zorunda kalır. Burada canlıların yıpranmasıyla cansızların yıpranmasının da farklı olduğu unutulmamalıdır. Bir arabanın da ömrü vardır, uzun zaman sonra cansız maddesi fiziksel anlamda yaşlanır ve hurdaya çıkar. Canlıların ölümü ise böyle olmayıp moleküllerindeki canlılığın sona ermesiyledir. Sonbahar olunca bazı ağaçların yaprakları ile gövdesi arasında bir mum tabakası oluşmakta ve sanki kendi istekleriyle ölmektedirler. Kışı rahat geçirsinler diye. Benzer olay yazın sıcaklarda otlarda da görülür. İnsan da böyledir. Kendi ömrü yüz yıl için programlanmıştır. Bu programa uygun olarak her yıl gerekli maddeler salgılanarak kendisi yaşlanmakta ve musallat olan mikroplarla ölmektedir.  İnsan bedenini yapan, böyle özelliklerde bir beden yapmış. Kiracıyı kolay çıkarması için adeta onu belli zaman sonra oturamaz hale getiriyor.

 

e) İnsanın beşinci özelliği ruhunu bedenini çevresini benzerlerini bilebilmesidir. Beyni öyle var edilmiştir ki, bedenle beraber olduğu zaman ruh bunlardan haberdardır. Dışarıdan alınan bilgileri sınıflandırır, onları belleğinde korur, istediği zaman bilincine çağırır ve gerekli muhakemeyi yapar ve değerlendirir. O kendisini, çevresini, diğer insanları ve düşüncelerini bilmektedir.

 

İnsan bu bilgilere duyguları ve fikirleri ile sahip olmaktadır. Dışarıdan kendisine ulaşan etkilerin haz veya elem vermesi onu çevreden haberdar ediyor. Hangilerinin haz ve hangilerinin elem verdiğini bilebiliyor. Ayrıca beyninde o ana kadar bilgi girdileri ile oluşan harita ile çevreyi kontrol ediyor ve devamlı olarak uygunluğunu sağlayarak haritasını düzeltiyor. Böylece hafızasındaki bilgileri ona göre düzenliyor.

 

Bir bütün olan kainatı kafasında parçalara ayırıyor ve onlara adlar veriyor. Bu adları topluluk veriyor ama onun da bunda katkısı vardır. Böylece kafada değişik varlıklar oluşuyor. Onlar arasında ilişkiler doğuyor. Bu sayede adeta kendi beyninde bir dünya oluşturuyor.

 

Anadolu vardır ama Erzurum yoktur,  Toros yoktur, Erciyes yoktur, bunları ben adlandırıyorum böylece varoluyorlar. Gerçi onlar var ama bir bütün olarak varlar. Ayrı ayrı varlıkları yok. İnsan onlara ad vererek onları ayrı varlık olarak düşünüyor. Çoğu zaman bunların sınırları da çizilmiyor. Bazen de o haritada sınırları çiziyor veya beyninde tarif edebiliyor.

 

Diğer taraftan insan varlıkları bir yüzüyle görüyor, arka yüzlerini göremediği gibi içini de göremiyor. Elektriğin kendisini, maddeyi bilmiyor, sadece onların gönderdiği ses ve ışık dalgalarını alabiliyor ve ona göre karar veriyor. Kulağının duyduğu ses duymadığının yanında çok küçük bir yer işgal eder. Işık için de aynı şeyler söylenebilir. Sonra sinemada ve rüyada olmayanları olmuş gibi görebilir. O halde insanın bilgisi eksiktir. Bu eksiklikler dört noktada toplanabilir.

 

İnsanın bilgisi bütünü değil parçalı yapıyı kapsar. Bir insan diğerinin ancak bazı şeylerini bilebilir, onu tüm olarak bilmesi imkansızdır. Yine diğerini kendisine göründüğü taraftan göründüğü kadarıyla bilebilir.  Diğer taraftan bilgisi izafidir. Bir silindire üstten bakılırsa daire,  yandan bakılırsa dörtgen, yan üstten yatay düzlemlerle kesilmiş olarak bakılırsa paralel elipsler görülür.  Sonuç olarak insan bilgisi kısmidir, izafidir.

 

Bir oda adımlanarak ölçülebilir. Metre ile ölçüldüğünde karış ölçüsünün hataları bulunur. Işıkla ölçüldüğünde ise daha hassas sonuca ulaşılır. Tepsideki buz bilyesinde yapılan izahtan dolayı hiç bir zaman kesin ölçü yapılamaz. Tüm ölçüler yaklaşıktır. İnsan boyu sorulursa cm olarak cevaplanır. Oysa mm de vardır. Bundan dolayı insan bilgisi yaklaşık kabul edilir.

 

Nihayet bizim bilgimiz ihtimaliyata dayanır. Yarın sabah güneş doğacaktır. Çünkü yaklaşık beş milyar yıldır güneş doğuyor. Yarın doğmama ihtimali iki trilyonda bir’den biraz büyüktür, ama vardır. Şu anda dünya nüfusu yaklaşık altı milyardır. Ayrıca insanoğlu elli bin seneden beri doğup ölmektedir. O halde bir insanın ölmeme ihtimali trilyonda bir’den çok azdır.

 

Aspirin içilirse baş ağrısının geçeceği de sadece ihtimalden ibarettir. O halde insanın bilgileri kesin değil, belli bir olasılık içinde doğrudur.

 

İşte bilgilerin kısmi, nisbi, cüzi ve ihtimali olması nedeniyle eksik olduğu söylenir, bilinir ama eksik bilinir.

 

f) İnsanın bir özelliği de bildiğini başkasına anlatabilmesi, başkasının da bildiklerini anlayabilmesidir. Bunun için insanlar, aralarında geliştirdikleri dili kullanırlar. Kelimeleriyle varlıkları adlandırırlar. Kelimeler arasını da cümlelerle birleştirirler. Böylece varlıklar arası ilişkiler doğar. Cümlelerimiz ile varlıklar arasında paralellik olur. Mesela “Erzurum Anadolu'nun doğusundadır” deniliyor, doğuya doğru gidince de Erzurum’a varılıyor.

 

Bu bilgiler diğer insanlara aktarılıyor, bu sayede ortak bir bilgi oluşturuluyor. Hatta bu sayede geçmişteki insanların bilgi ve düşünceleri şimdi bilinebilmekte ve gelecek nesillere aktarılabilmektedir. Şimdi bu yazılanlar da okuyana dil sayesinde ulaşmaktadır.

 

Ne var ki, insan bu dili de icat etmedi. Bedeni gibi topluluk içinde hazır buldu. Kelimelerin taşıdığı anlamları tam bilemiyor. Kendisi de dile katkıda bulunuyor. Hakiki sözlük manasından başka mecazi ve kinaye sanatlarından yararlanarak dile katkıda bulunuyor. Ama bu insanın istediği gibi değil, kendisinin dışında gelişiyor.

 

Bunu açıklamak üzere şu örnek verilebilir. Avrupa’ya gidildiğinde uçak ilk defa icat edilmiş,  kişi de bununla uçuyor olsun.  O kişi telgrafla Londra’dan Paris’e uçan araba ile geldiğini ülkesindekilere bildirse, bunu duyanlar kuşa benzeyen uçan arabanın yapıldığını düşünebilirler. Böylece uçan araba uçağın adı olur. Zamanla araba kelimesi kalkar ve cümle “uçanla gelindi” şeklinde oluşur.    

   

Bunun yerine insan önce uçan arabayı anlatır, sonra uçmak kökünden ona uçak dediğini belirtir. Ancak, böylece yeni kelime dile katılmış olur. Bu sistem son zamanlarda ilim adamları tarafından oluşturulmaktadır. Halk ise tarif ederek değil de, cümle içinde kelimeyi kullanarak icat eder. Bir dil de başkasına ancak böyle öğretilebilir. Çocuk dili tanımlarla değil, kullanmakla öğrenir. Böylece her dilin herkes için manası ayrıdır. Ne derece aynı şeyleri anladıkları bilinemez. Kırmızı denildiğinde herkesin aynı şeyi anlaması mümkün değildir veya bilinemez. Evet, insan düşüncelerini anlatabiliyor, başkalarının düşüncelerini de anlayabiliyor ama kullandığı dil kendisinin oluşturduğu dil değildir ve bu anlatma hiç bir zaman tam değildir. Hiç kimse söylemek istediğini tam anlatamaz, hiç kimse söyleneni tam anlayamaz. İnsanın kullandığı cümleden kendisinin kastetmediği manalar çıkabilir, kişi cümlenin ifade etmediği manaları da anlayabilir.

 

Mesela birisi “dün Ahmet’i İzmir'de gördüm” derse, bunu duyan onun daha önce Ankara'da olduğunu bilmezse, bu cümle ile Ahmet’in geldiği kastedilmez ama o cümle Ahmet'in Ankara'dan geldiğini de ifade eder. Ankara'dan ancak araçla gelineceğini bilen biri Ahmet'in araca binmiş olduğunu da anlar, oysa bu cümlede bunu ifade eden böyle bir şey yoktur. Yani konuşma vardır ama hem konuşan hem anlayan tarafından kusurludur.

 

g) İnsanın yedinci özelliği de iş yapmasıdır. Beyinde düşündükten sonra ne yapılması gerektiğine karar verir,  beyin de bedene emreder, beden ona göre hareket yaparak kendisinde ve çevresinde değişiklik yapabilir. Bu, bir çok bedenlerin birleşerek ortak çalışmaları şeklinde ortaya çıkınca yeryüzünde olduğu gibi kentlerin ve medeniyetlerin oluşma imkanı doğmaktadır. Bazen bir düğmeye basarak patlatılan atom bombası bir kenti yok edebiliyor. O halde insana verilen beden, tek başına veya başkalarıyla birleştiğinde çevresini değiştirebilmektedir. Buna “yapma” diyoruz.

 

İnsanın bu özelliği de sınırlıdır. Doğuya giden yolcu Afyon'a geldiğinde isterse Konya'ya gider isterse Ankara'ya, ama o bunlardan birini tercih eder. O kendisi yol yapıp bir başka yere gidemez. İnsan nasıl hazır bedeni kullanıyorsa, yaptıkları işler de böyledir. Hazır olan malzeme ve enerjiyi kullanmakta sadece tercihlerini yapabilmektedir. Bir asansöre binen kişi düğmeye basmakta asansör de ona göre hareket etmektedir. Eğer asansör çift katlarda durmuyorsa, onu hiçbir zaman çift katta durduramamakta veya hızını ayarlayamamaktadır. Asansör kendi hızı ile hareket etmektedir.

 

İnsan da beyindeki düğmelere basarak tercihini yapabilmekte ancak düğmesi olmayan katlarda duramamakta, hızını da kendisi ayarlayamamaktadır.

 

Demek ki, insanın kendisi bir şey yapamamakta, kendisine genetik olarak verilmiş olan mekanizmalar içinde tercih imkanları sağlanmaktadır. Bu insanın bedeni için de doğrudur. İnsan kolunu hareket ettirmekte ise de kalbe kumanda edememektedir. Gücü yetmediği bir ağırlığı da kaldıramamaktadır. Bununla beraber istediği hareketleri yapabilmekte ve gücünün yettiği işleri de yürütmektedir. Bu gücünü artırmak için de diğer insanlarla işbirliği yapmaktadır.

 

h)  İnsanda hak ile batılı birbirinden ayıran melekeler vardır. Buna hüküm verme denilir. İnsandan istenen hakkı kabul etmesi ve onun savunuculuğunu yapmasıdır. Hak nedir, batıl nedir? İnsanda mevcut dört meleke vardır ve bu melekelerle hak ile batılı birbirinden ayırır. Bunlar doğruluk-yanlışlık, iyilik-kötülük (güzellik-çirkinlik),  fayda-zarar ve adalet-zulüm melekeleridir.

 

Doğruluk, beyinde mevcut haritanın dışarıya uygunluğudur. Bir harita olsa ve bu haritanın bir yerinde bir köprü görünse, oraya varıldığında gerçekten orada köprü varsa bu harita doğrudur. İnsanın da kafasındaki mevcut bilgiler, kurduğu cümleler dışarıdaki gerçeği ifade ediyorsa cümlesi ve bilgisi doğrudur. İşte insanda doğruyu yanlıştan ayıran bir meleke vardır ve söylenen cümlelerin doğru olup olmadığını bilebilir. Gerçi bu ayırma kesin değildir. İnsanın bazen doğru zannettiği şey yanlış olur. Bazen de doğru bildiği şeyleri yanlış ve yanlış bildiği şeyleri doğru göstermeye çalışır. Yani yalan söyler ve doğruyu inkar eder. O halde insanda yanlış olma ihtimalinden kurtulamayan doğruları bilme kabiliyeti vardır.

 

Diğer taraftan doğru ve yanlışın dışında bazı şeylere iyi, bazı şeylere de kötü denir. Mesela bir kimse başka bir kimseyi öldürse bu gerçektir veya bu haber doğrudur, çünkü öldürmüştür ama iyi değildir. İyiyi insan, hisleriyle bilebilir. İnsanın hoşuna giden iyidir,  acı veren kötüdür. Ancak bu kaide bazı durumlarda yanıltıcı olabilir. Bazı genel kaideler koyup iyiye öyle varılabilir.

 

Örneğin ilk kaide olarak, varlığın yokluktan iyi olduğu söylenebilir.   Yoketme kötüdür, daha iyisini varetmek için ise o da iyidir. Ev yapmak iyidir, yıkmak kötüdür. Yıkmak için ateş yakmak kötüdür. Yakmak varolmaya gidiş gibi düşünülüp iyi gibi görünse de daha fazla yokolmayı ortaya çıkaracağından dolayı kötüdür. Bununla beraber daha iyi bir bina yapmak için yıkmak iyidir. Kainattaki tabii yıkıntılar hep bu kanuna göre çalışır, onun için gerçekte kötü bir şey yoktur.

 

İkinci bir kaide sağlamlığın bozukluktan iyi olmasıdır. Mesela halkın karmakarışık sokakları olan evler yapmasından, düzgün sokakları ve yolları olan kentleri kurması daha iyidir. Bundan dolayıdır ki, canlı cansızdan iyidir. Çünkü canlı daha düzgün varlıktır.

 

Üçüncü kaide, iyi olanların çokluğunun iyi olanların azlığından daha iyi olmasıdır. Eğer bir kimsenin üç çocuğu iyi ise dört çocuğu daha iyidir.. Yani dört çocukla düşünülecek iyi olma ihtimali üç çocukla elde edilecek iyi olma ihtimalinden fazladır. Ancak dört çocukla da tam bir iyilik sağlanmayabilir. Ayrıca, topluluk yararı kişi yararından daha iyidir. Çünkü topluluk içinde o kişide vardır. Bir topluluk içinde bulunuluyor ise kişi yararı ile topluluk yararı dengede olmalıdır. Çünkü topluluğun zararı sonradan kişinin de zararı olacaktır.

 

Bir dördüncü kaide ise, geleceğin şimdiki zamandan daha iyi olmasıdır. Şimdiki zaman, kısa zamanda olduğu için anlıktır. Oysa gelecek ise, uzun zamandır. Dolayısıyla daha iyidir. Gelecek şimdiki zamandan iyidir denildiğinde topluluk yararının daha iyi olduğu kastedilir. Bununla beraber bu yararlılığın hepsi ihtimal hesabı iledir. Yaşamak ölmekten iyidir. Ancak kişinin ölmesi kesinleşmiş ise çocuklarının yaşaması için onun ölmesi iyidir. Savaşın iyilik felsefesi budur.

 

Nihayet doğru, yararlı ve adaletli yani dengeli olan iyidir. Yalan veya yanlış,  zararlı ve zulüm kötüdür. İyilik denge kaidesine dayanır.

 

Fayda ve zarar melekesi insan bedeninin sağlığı ile ilgilidir. Gıdaların alınması yararlıdır. Sigara içilmesi zararlıdır. Fayda ve zarar hislerimizle bilinebilirse de insanda tam tersi de olabilir. Sigara içilmesinin zararlı olduğu gerçek olmasına rağmen, sigara bağımlısı olan biri, sigara içmeyi hoşuna gittiği için iyi olarak algılayabilir.  Ayrıca, şimdiki fayda ile gelecekteki fayda, kişinin faydası ile topluluğun faydası çelişki içinde olabilir. Dolayısıyla diğerleri gibi fayda ve zarar melekesi de kesin değildir. Bununla beraber böyle bir meleke mevcuttur ve günlük hayat hep bu melekeye göre düzenlenir.

 

Yukarıdan beri melekelerin sanki bir birini çeldiği gözlenebilir. Bunun için bir başka melekeye, kritere ihtiyaç vardır. O da adalet veya denge kriteridir.  Birisi için yararlı veya iyi olanla başkaları için de iyi ve yararlı olanın bulunması, bir sınır çizilmesi gerekir. Haklar dengede olmalıdır. Mesela insan inekleri besler, onlar da insana süt verir. Burada kişinin ineği beslemesi için, inek insana verdiğinden daha fazla süt vermelidir. İnsan da ineğe, verdiği sütten daha fazla yem vermelidir. İşte denge böyle kurulur. Buradaki fazlalık değiştirmeden ileri gelir. Fazla süt ineğe yaramaz. Saman da insanın işine gelmez. Doğan danaların bir kısmı kesilmezse hepsi açlıktan ölür. Öyleyse bir kısmını kesmekle bir kısmının yaşaması, inek neslinin devamı sağlanır. Denge kriterine dayalı adalet anlayışı hak anlayışıdır. Ne var ki, denge noktalarını bulmak da her zaman kolay ve mümkün olmamaktadır.

 

Hasılı insan doğru-yanlış, iyi-kötü, fayda-zarar ve adalet-zulüm melekelerine sahiptir. Gerçi bu kriterler kesin değildir ama yine de vardır. Bunlardan yararlanarak insan varlığını sürdürmekte, bunları kullanarak yaşamaktadır.  Böylece insan kendisini tanımış oluyor. Tabii insan bütün bunları biyoloji ve psikoloji ilimlerinde daha teferruatlı olarak öğrenir. Felsefe ise sadece geneline bakar. İnsan ruh ve bedenden ibarettir ve yokluklu varlık, benzerli teklik, muhtaç bir hayat, geçici bir beden, eksik bilgi, belirsiz konuşma, tercihli yapma ve batıl ile kuşkulu hak anlayışı özelliklerine sahiptir. İleride bu özelliklerden yararlanılacaktır. Bu konuların iyi kavranması gerekir.

                                                        Süleyman Karagülle


Bu Yazıyı Oylayın: 

Yorumlar

Henüz Yorum Yazılmamış


Yorum Yazın
İsim:


E-Posta:


Mesaj:
       
       
       
       
Kalın | İtalik
Altçizgili | Link