Müslüman Kadın; Değişim Çağının Yeni Fenomeni -I-
Kategori: Siyaset  |  Okunma: 1985  |  Puan: Henüz oy verilmedi  |  05 Ocak 2007

MÜSLÜMAN KADIN; DE?İŞİM ÇA?ININ YENİ FENOMENİ -I-

 

DE?İŞİM ÇA?INDA MÜSLÜMAN OLMAK

Osmanlı Devleti’ni kurtarma çabasındaki düşünürlerin toplum analizleri ne kadar gerçekçiydi, bugünlerde bu görüşler üzerinde düşünenler var mı, bilmiyorum. Boş vakti olanlara öneririm, bu konuları merak ederlerse, hoş vakitler geçireceklerinden eminim.

 

Batı’da büyüyen uluslar arası ticaret ve arkasından doğan sanayi, şaşırtıcı gelişmelere sahne olurken Osmanlı Devleti, neleri ihmal ettiğini ve aradaki farkın büyüklüğünü, ancak ağır bir yenilgiden sonra anlayabildi.  

 

Düşünüldü, bir şeyler yapılmalı dendi, işe devletin yenilenmesinden başlandı. Tabiî ki, o günlerde devlet demek, ordu demekti, o zaman işe ordudan başlanacaktı. Öyle de yapıldı, işe ordudan başlandı.

 

Fakat çok geçmedi, ordunun devlet aygıtının sadece önemli bir parçası olduğu ama tamamı olmadığı gündeme geldi ve bürokrasinin de değiştirilmesine karar verildi. Beklenen sonuçların alınamayacağı erken görüldü. Çünkü bir şeyler hep eksikti. Eksiği görenler oldu, ordu ve bürokrasi ile beraber devleti ve toplumu yöneten kanunların da değişmesi istendi. O da yapıldı. Beklenen sonuç bir türlü alınamadı. Her şeyden kuşku duyanlar vardı, ama batılılaşmaktan kuşku duyanlar ise asla!

 

Cesur çıkışlar ve öneriler devam etti. Anayasa, demokrasi, seçim, parlamento, meşrutiyet dendi; neden olmasındı! Değişime baş koyanların başları gitti ama değişim durmadı. Ne yazık ki, “olmayanları” “olduracak” çare bir türlü bulunamadı.

 

Bu arada “neden toplumu ihmal ederek devleti değiştirmeye çalışıyoruz ki, insan değişmeden devlet değişir mi” diyenler de oldu. Evet, bunu diyenler bile oldu ama nasıl olacağına kendileri bile inanamadı.   

 

Batılılaşmak için her ihtimali deneyen bir devletin, aynı zamanda, batıyla sürekli savaş halinde olmasının ne anlama geldiğini ise, pek soran olmadı. Hiç soran değil; pek soran olmadı..

 

Az gidilmiş, uz gidilmiş, eh, bir miktar da yol gidilmişti. Bir de bakılmıştı ki, insan değişmedikçe bir şey değişmiyordu. Değişenler de, insanın değiştiği kadar değişiyordu. İnsan direndiğinde ise hiçbir şey değişmiyordu…   

 

        Söz konusu değişimler birkaç kez yeni baştan tekrarlanmıştı… O günler... Bürokrasinin halkı değişime sürüklediği günler... Geride kalmıştı. Ve sonunda bugünlere gelinmişti.

 

Ne yazık ki, bugünlere gelindiğinde bürokrasi başlattığı yenileşmeye yenik düşmüştü. Halk ise tüm tahminleri aşan bir istekle yenileşmeyi sahiplenmişti ve halk, hiçbir stratejik öngörüde bulunmadan, sadece değişimi sevdiği için değişmekteydi.

 

Engellenmesi oldukça zor bir taleple, her yeniliği saat farkıyla yaşamak isteyen halkın, asıl şaşırtıcı olan yönü ise değişim kadar, dinine de sahip çıkmasıydı. Zaten sermayenin ve sermaye destekli bürokrasinin bir türlü anlam veremediği değişim de buydu. Yüzyılı aşkın bir süredir dindara yakışan “gericilik” iken, gün gelmiş bunu doğrulayacak veri bulmakta zorluk çekilir olmuştu.

 

“Okumuyor, okutmuyor, değişmiyor, direniyor; çünkü dindar, çünkü gerici; dinden kurtulmadıkça çok zor…” denilen günler, ne kadar da güzeldi! İstemediğin kadar örnek, hem de en yakınındaydı. Fakat bugünler öyle midi? Ismarlama olmadan, özel sipariş verilmeden gericilik mümkün müydü?

 

Ne düşündüğünüzü bilemem, sizce hangisi daha güzeldi, bürokrasinin halkı sürüyerek değişime zorladığı o günler mi, yoksa halkın bürokrasi barikatını aşarak değişimi sürdürdüğü bu günler mi? İşin buraya varacağı, halkın değişimi bu kadar ciddiye alacağı baştan düşünülmüş müydü? 

 

Hem Müslüman kalmak, hem de değişimi istemek.. Okumak ve okutmak istemek.. Yazmak, üretmek, satmak, kazanmak ve harcamayı istemek.. Hatta ve hatta seçmeyi ve yönetmeyi istemek… Her şeyi istemek… Hep istemek.. Değişmek ve değiştirmeyi istemek... İstenen bir şey miydi, ne dersiniz?  

 

 

DE?İŞİMİN CİNSİYETİ, KADIN

1980’in ayak sesleri duyulduğunda “erkek karakterli değişim” doyma noktasına ulaşmıştı ve azalan verimler kanunu işliyordu. Ancak toplumun iki kesimi, hem de çok önemli iki kesimi büyük ölçüde değişimin dışında kalmıştı. Afrika’nın primitif kabileleri bile modernleşirken (değiştirilirken), bizim kadınlarımız ve Kürtlerimiz bundan nasiplendirilmemişti.

 

Bu nedenle dönemin başbakanı Sayın Bülent Ulusu adına yayımlanan bir genelgede, anayasa maddesinde veya kanunda değil; başbakanlık genelgesinde “Kürtçe konuşmak ve başı örtmek” yasaklanmıştı. 

 

O günlerde bu kararnameyi okuyanlar, dönemin ve günün koşullarının sıradan bir hassasiyeti olarak algıladı.. Gelip geçici buldu.. Vatandaş da, uygulayıcı da, öyle düşündü.. Fakat ne mümkün! 1982 Anayasası’nın değişmeyen çok az maddesi, o günlerden kalma değişmeyen çok az kanun kaldı; fakat bu kararnamenin yarattığı bazılarına göre kaos, bazılarına göre yasak, Erbakan ve benim gibilere göre de “değişim” süreci bitmedi ve hız da kesmedi.

 

Geçen süreye bakıyorum: 1977’de seçim meydanlarını dolduran kalabalığın % kaçı kadındı, bunu hatırlayan varsa düşünsün. Aradan geçen süre içinde nasıl oldu da, neler oldu da meydanlarda, özellikle Anadolu’da meydanlarda hiç görünmeyen kadınlar, 1993’ten sonra erkekleri azınlıkta bırakmaya başladı.

 

Kadının bin yılları aşan sessizliğini bozan neydi? Kadını toplumsal sorunlara duyarlı kılan neydi? Bilmediğimiz bir buluş muydu, okumadığımız yeni bir fetva mıydı? Değişim bu kadar güçlü ve yaygın olduğuna göre “neden”, yoksa çok mu yakınımızdaydı?

 

Bakıldı… Manzara şuydu: Kadını ve sahibi(!) erkeği ikna eden yeni bir buluş yapılmamıştı, bunda kuşku yoktu. Doğrusunu söylemek gerekirse bir fetva(!) yayınlanmıştı; fetvayı yayınlayan da başbakanlık makamıydı. Fakat bu fetvayı kaç kişinin okuduğu ve okuyanların ne anladığı ise net değildi. Çünkü bu fetva, şimdiye kadar yayımlanan fetvaların hiç birine benzemiyordu. Çünkü yazı, bazılarına göre fetva, bazılarına göre ise uluslar arası antlaşmalardan daha güçlü bir genelgeydi!

 

Başbakanlık hiç yoktan ve üslubuna alışmadığımız bir tarzda “Başı örtmek caiz değildir!” demişti; nasıl olmuşsa olmuş Müslüman Cemaat bunu “Ey Kadın, başını ört!” komutu gibi algılamıştı. Örtersin, örtemezsin.. dendi, bir kısmı fetvanın zahiri ile amel etti, bir kısmı da batını ile.. Ne olduysa ondan sonra oldu, sevgili okuyucu… Töre, terbiye, düzen ondan sonra bozuldu..

 

 

DE?İŞİMİN SINIRI

1980’den beri kadın, sadece başörtüsü tartışmalarının nesnesi olmadı; aynı zamanda değişimin öncüsü, hatta sürükleyicisi oldu. Öyle ki, Müslüman kadın, toplumun en zayıf ve savunmasız kesimi iken, 1980’lerde erkeklerin yorgun düştüğü siyasal mücadelenin bıraktığı boşluğu dolduran ve yeni kimliğiyle de toplumun uyuyan tüm kesimlerini uyandıran bir misyon üstlendi.

 

Müslüman kadına bu misyonu yükleyenler, projelerinin başarılı olacağından eminlerdi, hala da eminler. İslam tarihinin, sosyal ve ekonomik koşullarında oluşan geleneksel “Müslüman kadın” kimliği, Batı’da gelişen uygarlığı benimsemeye engeldi. Çünkü Osmanlı Batılılaşmasının başarısı, erkekle sınırlıydı. Değişimin cinsiyeti Cumhuriyet döneminde değiştirilmeye çalışıldıysa da başarılamadı. Çünkü ilk deneme, kadını “Müslüman” kimliğinden arındırarak ve sadece “kadın” haliyle yapıldı. İslam’dan arındırılmış kadın, dar bir sosyal çevre faaliyeti olarak kaldığı için de başarısı sınırlı oldu.

 

1980’nin başlattığı değişim, yani batılılaşma projesi ise öncekilerden çok farklıdır ve Müslüman kadın karakterlidir.

 

1999’da ciddi anlamda sahiplenilen AB sürecinin gündeme getirdiği değişimin cinsiyeti de 1980’deki gibi kadın karakterlidir. Çünkü, AB reformları bile şaşırtıcı bir şekilde tartışma konularının merkezindeki Müslüman kadının konumunu değiştiremedi.

 

Gelelim başörtüsü tartışmasını bitirecek “isteyen açsın isteyen örtsün” türü bir kararın çıkması durumunda doğabilecek sonuçlara.. Böyle bir karar, toplumda ciddi bir enerji boşalmasına ve yüzyılların başaramadığı değişimin kesintiye uğramasına neden olacaktır! Bu nedenle yasağı koyan erk, planladığı kadın karakterli değişimi kesintiye uğratacak girişimlere, bence izin vermeyecektir. Çünkü süreç henüz tamamlanmamıştır ve bu konuda alınacak daha çok yol vardır. 

 

Daha net söylemem gerekirse, henüz Müslüman kadın, ancak eşi başörtülü bir kişiyi başbakan, oy verdiği partiyi de anayasal çoğunlukta iktidar yapabilecek kadar değişebilmiştir. Görüldüğü gibi değişim siyasetle sınırlıdır ve medeniyetin diğer alanlarına taşınamamıştır.

 

-Ekonomiye hala erkekler ezici bir şekilde hakimdir. Kadın henüz müteşebbis olamamış, iş hayatında erkeklerin karşısına başörtüsü ile işveren olarak çıkamamıştır.

 

-Müslüman kadın, akademik nitelikli araştırmalarda yoktur, oysa ondan beklenen erkeklere karşı, ezici bir üstünlük sağlamaktır. Bu alandaki eksiklik ciddi boyuttadır.

 

-Değişimin merkezinde Müslüman kadın olmasına rağmen hala dini konularda erkekler kadar sözü dinlenen Müslüman kadına rastlanamamaktadır. Cemaatlere lider olacak düzeyde Müslüman kadın önderler yetişememiştir. Bu konuda eksiklik şaşırtıcı boyuttadır.  (devamı haftaya)


Bu Yazıyı Oylayın: 

Yorumlar

Henüz Yorum Yazılmamış


Yorum Yazın
İsim:


E-Posta:


Mesaj:
       
       
       
       
Kalın | İtalik
Altçizgili | Link