Vadedilmiş Günlerde Turizm
Kategori: Siyaset  |  Okunma: 1999  |  Puan: Henüz oy verilmedi  |  22 Ocak 2007

VADEDİLMİŞ GÜNLERDE TURİZM

 

Hatırlayanlar mutlaka olacaktır “Türkiye turizmle mi yoksa sanayi ile mi kalkınır” sorusunu. Bu soru benim orta ve lise yıllarımın siyasette ve okullarda en çok konuşulan konularından biriydi.

Türkiye bu tür tartışmaları 1980’li yıllarda aştı. Özel sektör bu dönemde hem hızlı bir sanayileşmeye, hem de turizm yatırımlarına yöneldi. Bugün her iki sektörde de bir noktaya gelindi.

Görüldü ki, tartışma günlerinin hastalıklı zihniyeti, bu gelişmelerde oldukça etkili olmuş. Sanayileşme üniversite ile işbirliği yapamadan ve yeni teknolojiler yaratamadan bir noktaya geldi. Şu anda teknoloji transfer eden ve fason üretim yapan bir sanayi politikasıyla batı teknolojisi ve sanayisiyle rekabet etmeye çalışıyoruz.

Turizmde ise durum daha da vahim. İlk günlerdeki gibi turizmde hala turist ağırlama ve becerebilirsek el yapımı halı satmayla uğraşıyoruz.   

Sanayileşmeyi bir türlü “teknoloji yaratma” marifeti olarak göremedik. Yeni buluşlar yapan mühendisleri ve bunu sahiplenen sanayicileri koruyan; korumak şöyle dursun, basit engelleri bile kaldıramadık.

Turizmdeki başarı performansımız ne yazık ki, ülkeye gelen turistle ölçmeye devam ediyoruz. Yurt içi ve dışı gezilere katılan vatandaş sayımızı ise bir başarı veya başarısızlık performansı olamadı.

Dönüp arkaya baktığımızda “turizm mi, yoksa sanayi mi” tartışmasının bugün neden yapılmadığını daha iyi anlayabiliyoruz. Meğer, biz bu konuları tartışırken, farkında olmadan birbirimizi yanlışlarımıza ikna etmişiz.

“Teknoloji yaratan Türkiye” ve “Turist gönderen Türkiye” ideali unutulmuş, hem sanayi hem de turizm fikrinde uzlaşılırken farkında olunmadan “teknoloji satın alan ve turiste hizmet eden Türk” modeli benimsenmiş.  

Kur’an din ayrımı yapmaksızın insanlara “…gezin, görün…” demektedir. Gezmek ve görmek karşılıklıdır. 15-20 milyon turist bekleniyorsa, 15-20 milyon turist de gönderilecektir. Gezmekten ve görmekten bu anlaşılmalıdır.

İnsan beş duyu ile algıladığını beyninde bir işlemden sonra bilgiye dönüştürebilir. Bu nedenle okumayla elde edilen bilgiler, beş duyuyla denetlenemediği sürece fikir düzeyinde kalır ve yaşama aktarılamaz. O nedenle biraz da gezmek ve görmek gerekir.

Sanayileşme adına yaptığımız yatırımlarda izlediğimiz yanlış stratejinin bir benzerini turizmde yaptık. Hala turist bekliyoruz. Ama bir türlü göndermeyi siyaset edinemiyoruz. Bir yandan da üniter bir devlete uygun, üniter bir vatandaş arıyoruz. Ama bunun nasıl mümkün olacağını ise düşünmüyoruz.

         Üniter devlet ile seyahatin ne alakası var?” gibi bir soru akla gelebilir. Üniter devlet sadece yasalarla kurulmaz ve yaşatılamaz; devlet üniter modele uygun kurulur, yaşatılır ve geliştirilir. Biz devlet ve millet olarak bu konuda bir sorun yaşıyorsak bazı yanlışlar yaptığımızı kabullenmemiz gerekir. Ulaşım ve seyahat bunlardan sadece biridir.

         Yaşadığımız çağda üniter devlet kurmanın öncelikli koşullarından biri, ülkenin iki ucu arasındaki seyahat mesafesinin 3 saati geçmemesidir.

         Eğer ülkenin iki ucu arasındaki mesafe, kara taşımacılığı ile 3 saatte alınamıyorsa sorun var demektir. Olur ya, karayolu taşımacılığı gelişmemiştir, ülkenin coğrafi koşulları buna elvermemiştir, o nedenle ulaşım elektrikli tren veya hava yolu ile yapılmaktadır, denebilir. Çünkü birçok gelişmiş ülkede durum böyledir. Ulaşım ağırlıklı olarak hızlı-elektrikli tren ve havayolu ile yapılmaktadır. Sabah evinden çıkan bir Fransız veya Alman veya Japon ülkesinin herhangi bir yerinde işini görmekte ve akşam evine dönebilmektedir. Ulaşım hem hızlı hem de ucuzdur. Türkiye’ye de bu gözle bakılabilir, acaba durum böyle midir, diye. Bakılır ve görülür ki, Türkiye’de durum bu açıdan vahimdir.  

         Çünkü seyahatin %92’si karayolu ile yapılmaktadır ve Türkiye’nin iki ucu arasındaki mesafe standart bir hızla 24 saattir. Bu demektir ki, mevcut koşullarda ülkemizde “ortak bir dil, kültür, sevinç, tasa… ortak bir pazar” oluşamamaktadır ve ülkenin yarısı diğer yarısını, doğup büyüdüğü topraklarda tanıyamamaktadır.

         Bu tespitimizin doğru mu, yanlış mı olduğunu öğrenmek isteyenler, üniter devlet modeline örnek olmuş devletlerin ulaşım altyapılarına ve seyahat politikalarına bakabilirler. Fransa örnek bir model ise Fransa’ya bakılabilir. Bu arada federal olan ABD’ye de bakılabilir. Bir ülkenin ulaşım altyapısı güçlü, seri, hızlı ve ucuz ise ABD gibi 300 milyonluk ve çok etnik kökenli ve coğrafyası geniş federal bir devlette bile herkes “Ben Amerikalıyım!” diyebilir. 

         Demek ki, mesafelerin kısalması ve ulaşımın hızlı, seri ve ucuz olması, ülke insanlarını birbirine yakınlaştırmakta, birlik ve beraberliği pekiştirmekte, ülke ekonomisini tek bir pazar yapabilmektedir.

         Bu açıdan bakıldığında sizce durum ülkemizde nasıldır? Bu koşullarda 75 milyon insan arasında ortak bir dil, kültür, sanat, sevinç, tasa… ortak bir pazar oluşabilmiş midir?

         Peki, bir ilin ilçe ve köyleri arasında güvenli ve seri ulaşım ağı kurulmamışsa o ilde köy-kent farkı ortadan kalkabilir mi ve kent kültürü ve kimliğinden bahsedilebilir mi? Ne dersiniz?  

Kur’an “…gezin, görün…” ve “… beyti haccedin…” emirleriyle sadece müminlere değil; tüm insanlığa seslenmektedir. Fakat müminler Kur’an’a daha çok önem verdikleri için bu buyrukları doğal olarak daha fazla ciddiye alacaklardır. Bunda kuşku yok. Ama Kur’an din ayrımı yapmadan tüm insanlara seslendiğine göre, bu çağrıdan şu anlam da çıkabilir:

Müminler gezsinler, görsünler, hacc yapsınlar… Bununla beraber farklı dinlerden olanlar da bir gezi düzenliyorsa, organizatörlerin dinlerine ve milliyetlerine bakılmaksızın bu tür gezilere müminler de katılabilir, sonucu çıkarılabilir ki, çağımızda durum biraz da bunu göstermektedir.

Bir başka anlatımla Kur’an genel olarak önümüze iki seçenek sunmaktadır: İlki dünyayı gezip görmeye çalışmak, ikincisi de tüm insanlığın temsil edildiği bir merkezdeki organizasyona katılmak ve insanlığı orada tanımak. Şıklardan biri seyahati, diğeri de haccı emrediyor.

         Dünyayı gezip görenler gelişmeleri, başarıları, geri kalmışlıkları, doğruları ve yanlışları bazen örnek, bazen de ibretlik halleri ile yerinde görürler. Bu tür seyahatlerden dönenlerin eski adam olmaktan çıktıkları bilinmektedir. Mutlaka ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel bakışlarında ve davranışlarında bir dizi değişiklik olmuştur. Sadece okumayla yetinenlerden daha anlayışlı ve kavrayışlı, daha realist oldukları iddiası da çoğunlukla doğrudur.

         Bu sosyal gerçek, kişilerin ekonomik imkanları, ülkelerin rejimleri, vizeler, kotalar ve gümrüklerle sınırlandırılmıştır. Hatta sınırlamalar bazı ülkelerde ağır cezalarla da pekiştirilmiş, sonunda geri kalmışlık, baskı, zulüm, yolsuzluk, yoksulluk ve zevksizliğin her türü kader olmuştur.

Seyahat edemeyen insanlar açısından yaşam böyle iken olaya bir de sınır tanımayan ülkeler açısından bakalım. Örneğin Almanlar;  

-2003 yılda yurt içi ve dışına özel olarak ve iş icabı 75,6 milyon kez yolculuk yapmışlar ve 57,1 milyar avro harcamışlardır.

-2004 yılında yurtiçi ve yurtdışına toplam 79,5 milyon kez tatil, 146 milyon kez de iş gezisi yapmışlardır.

-2005 yılında ise yüzde 6,3 oranında artarak 165,4 milyon kez gezi yapmışlardır.

         Bu veriler bile Almanların millet olarak nasıl bir geleceğe hazırlandıklarını, dünyayı nasıl kavradıklarını ve neler vaat ettiğini açıkça göstermektedir. Bu arada ağırlama hizmeti vermeyi ideal edinenlerin de nasıl bir geleceğe sürüklendikleri konusunda da bir fikir vermektedir.

         Müslümanlar son yüzyıllarda her şeylerini olmasa da, çok şeylerini kaybettikleri doğrudur. Fakat tüm olumsuzlulara rağmen hala küresel olarak yaşattıkları bazı ortak değerleri vardır, hacc da bunlardan biridir.

Ama İslam’ın her emri gibi günümüzde hac da eski anlamını yitirmiş, Kur’an’ın yüklediği anlamdan uzak, bir ritüeller dizisi haline gelmiştir. Oysa Kur’an’da hacc, dünyanın her yerinden gelenlerin din, ticaret, kültür, diplomasi, fuarcılık… gibi çok amaçlı faaliyetler yaptıkları ve dört ay süren bir organizasyon iken, uzun zamandan beri öncelikle yaşlıların katıldığı ve sadece Müslümanların ibadetleriyle sınırlı bir Suudi organizasyonuna dönüşmüştür. Bu koşullarda yapıldığı için de, gezip görmekten ve beyti haccetmekten umulan fayda, tam olarak tecelli etmemektedir. Bu gidişle uzun bir süre daha tecelli etmeyecektir. Bu durumda herkes için geriye tek şık kalmaktadır, o da insanların gezebildikleri kadar gezmesi. Öncelikle kendi ülkelerini, sonra da dünyayı..

         İlkçağlarda, yani tarihin başlangıç çağlarında insanlar geniş aileler halinde sürekli göçebe bir hayat yaşıyorlardı. Tıpkı denizlerdeki balık sürüleri gibiydiler. O dönemde aileler bir balonun içindeki molekülleri gibi hep hareket halindeydiler. Geniş aileler birbirleriyle ikinci kez çok ender durumlarda tekrar karşılaşabiliyorlardı.

         Aradan geçen uzun dönemler sonunda insanlık kademeli olarak yerleşik yaşama geçti. Bu dönemde de aileler tıpkı katı cisimlerdeki, örneğin buzdaki moleküller gibi hareketsizdiler. Doğdukları yerlerde ölmek istiyorlardı; bu dönemde sürgün ağır bir cezaydı.

         Durum çağımızda iyiden iyiye değişmiştir. Çünkü ulaşım teknolojilerinin gelişmesiyle insanlık yeni aşamaya varmıştır. Bu aşamada insanlar, bir kabın içini dolduran sıvının molekülleri gibi hareketli, yerleri sık sık değişen ama tekrar görüşme olasılıkları yüksek yeni bir düzen kurmaktadırlar. Yeni kurulmakta olan bu düzende insanlar, sıvılardaki moleküller gibi hareketli, sık sık seyahat eden, ona uygun bir ekonomik, sosyal, siyasal ve mülkiyet anlayışı geliştirmeye çalışan farklı bir hayat tarzı inşa etmekteler.

         Henüz oluşum aşamasında olan yeni yaşam tarzı, gazlardaki gibi değildir; bir kez karşılaşanlar tekrar ve tekrar karşılaşabilmektedirler. Doğuş aşamasındaki yeni yaşam tarzı turizm sektörü tekelleri, vizeler, kotalar, gümrüklerle engellenmeye çalışılmaktadır. Fakat bunlar geçicidir, çünkü Allah’ın vaat ettiği günler gelecektir.

Kur’an’ın haber verdiği bu gelecek, şimdilerde engelleniyormuş gibi görünebilir, turizm sektörünün, siyasetin ve diplomasinin kimi kararları vazgeçilmez gibi gelebilir. Bir an için… Şu an için… Bu engeller aşılmaz gibi görünebilir. Ama unutulmamalıdır ki, Allah’ın vaat ettiği günler gelecek, müminler haccı da, seyahati de Kur’an’ın tanımladığı şekilde tüm insanlığın yararına icra edeceklerdir.

Tamamen rant ve vakıf gelirleriyle finanse edilen, zengin yoksul, yerli yabancı ayrımı yapılmadan herkesin yararlandığı ulaşım ve konaklama hizmetleri, günümüzün gelişmiş ulaşım araçlarıyla tüm insanlığı kısa sürede hızlı, hem de dengeli bir şekilde kalkındıracaktır. Bu da İslam’ın tüm insanlığa bir ikramı olacaktır.

Turizm sektörünün ve beş yıldızlı otellerin patronlarının ne olacağı soruluyorsa, endişeye mahal yok, çünkü bu seyahat olanaklarından onlar da bedava yararlanacaklardır. Tıpkı yüzyıllarca hanlarda ve kervansaraylarda herkesin dinine ve servetine bakılmaksızın bedava ağırlandığı gibi…

                                                        HARUN ÖZDEMİR     


Bu Yazıyı Oylayın: 

Yorumlar

Henüz Yorum Yazılmamış


Yorum Yazın
İsim:


E-Posta:


Mesaj:
       
       
       
       
Kalın | İtalik
Altçizgili | Link