Bizim İşci, Neden Proleter Olamadı? II
Kategori: Siyaset  |  Okunma: 2206  |  Puan: Henüz oy verilmedi  |  12 Şubat 2007
 

PROLETERLİKTE EŞİT OLMAK

 
        Kur’an’ın ve sosyal bilimlerin tanımladığı “hür insan”, “proleter” değildir. Batılı insan, işçi ve ücretli oldukça özgürleşeceğine inandırılmıştır. Müslüman ise işçileştikçe ve ücretli çalıştırıldıkça köleleşeceğine inanır. Bu fark görülmelidir.

 

Kur’an’ın iş hayatında örnek gösterdiği kişi, “müteşebbis-girişimci”dir, özellikle tüccarı ve yatırımcıyı açık bir şekilde “hür”, onun yanında “ücretli-maaşlı” çalışanı ise “köle” statüsündeki insan olarak tanımlar. Bu da, İslam Uygarlığını Eski Mısır, Yunan, Roma ve Batı Uygarlığından ayıran önemli farklardan biridir.

 

Batılı insanı bu hale getiren Hıristiyanlıktır, diye bir görüş ileri sürülmek isteniyorsa, bu yargı hiçbir şekilde onaylanamaz. Her şeyden önce Batıda akla gelen her yanlışı, daha doğrusu Batının bize göre her yanlışını Hıristiyanlığa bağlamak doğru değildir. Ne yazık ki, Eski Mısır, Yuna ve Roma uygarlık geleneğinde binlerce yılda oluşan “olumsuz değer yargıları”, Hıristiyanlığı da etkilemiştir. Biraz daha insaflı bir şekilde, Hıristiyanlık bu yanlış anlayışı değiştirememiştir, dersek daha doğru bir tespit yapmış oluruz sanırım. 

 

Bilindiği gibi Batılılar Müslüman olamadılar; ama Tevrat’ı okuduklarına ve ona inandıklarına göre, özgür olmak için Hıristiyanlığın tahrif olmuş şekli bile yeterlidir. Fakat olmadı.. Çünkü Batının ekonomik yapısı çok güçlüydü, her türlü özgürlükçü düşünceyi çarpıtmaya ve köleliği özgürlük; özgürlüğü de kölelik şeklinde göstermeye kadirdi. Kilise, barbarları Hıristiyan yapmak için uğraşırken asıl tehlikenin kaynağını çok geç fark etti.

 

Peki, Batının müteşebbis-girişimci insan hakkındaki görüşü nedir? Herhangi bir aşağılama söz konusu mudur?

 

Müteşebbis her toplumda olduğu gibi batıda da çok kıymetlidir. Müteşebbisin ne kadar değerli ve üstün bir insan olduğu bilinir. Ve çok değerli olduğu için de geniş kalabalıklardan uzak tutulur!  

 

Müteşebbisin batıda çok eleştirilmesinin nedeni, herkesin bu statüye heveslenmesini önlemektir. Batı uygarlığını yaratan müteşebbis sınıf, ihtiyaç duyduğu köle-işçiyi kolaylıkla bulabilmek için ona uygun bir edebiyatı, ideolojiyi ve sosyal yaşamı desteklemiş ve proleterliği de övmüştür. 

 

Batı, girişimcinin kim olduğunu iyi bilir, bunu anlatmaktan da geri durmaz. Ama herkesin müteşebbisliğe özenmesini ise hiçbir zaman istemez. Çünkü kurduğu sömürüye dayalı ekonomik düzen, rekabetçi değil, tekelcidir ve her koşulda köle-işçiye ihtiyacı vardır.

 

Proleter statüyü kabullenemeyen kimi özgür günler kalıntısı âsilere ise “Proleterlik kötü değildir; hatta mücadeleyi kazanırsanız, patronunuzu da proleter yapabilirsiniz!” denir. Ama proletere “sen de müteşebbis-girişimci olabilirsin” denmez. Hiç mi denmez; diyorsanız elbette girişimci olmayı öğütleyen birileri vardır. Ama kapitalizm kamplarında proleter yaşama mahkum olanların alternatifi sosyalizmdir ve onun verebileceği yanıtta tektir: “Mücadeleyi kazan, patronunu proleter yap”tır.

 

Sosyalizm kampında “Sen de girişimci ol” yanıtı ise davaya ihanettir! 

 

MÜSLÜMAN ADAM, PROLETER OLMAZ

Müslüman ülkelerde işçi sınıfının oluşmaması ve ücretli çalışanların her fırsatta kendi işini kurmaya kalkışması, dinin ve tarihsel geleneğin bir sonucu olmalıdır. Müslümanların bu konudaki tutumu, Batılıların da dikkatini çekmiş ve Doğulu toplumlarda, çok sayıda küçük ve orta boy girişimciyi ortaya çıkaran koşulları açıklamaya çalışan araştırmalar yapılmıştır.

 

Batı kökenli uygarlıklar tarihi araştırmacıları, Ortadoğu’da doğan ve gelişen dinler ve uygarlıkların hepsinde kölelik statüsüne rastlamışlardır. Köle savaşta alınan esirdir veya başka ülkelerden hangi koşullarda elde edildiğine bakılmaksızın getirilip satılan kişidir. Buna rağmen Peygamberler geleneğinin yarattığı Ortadoğu merkezli uygarlıkların hiçbiri, varlığını ve yükselişini köle emeğine dayandırmamıştır.

 

O nedenle Müslümanlar, binlerce yıldan beri köleliği yasal olarak tanımlamış ama hiçbir zaman sosyal bir sınıf haline getirmemişlerdir. Müslümanlar sürdürdükleri medeniyet geleneğinin üyeleri olarak, bugün de tarihsel kişiliklerine uygun davranmaktadırlar. Bunda şaşılacak bir durum olmasa gerek.

 

Devlet memurluğu, köleci toplumlarda otoriteyi temsil eden ve durumları biraz olsun iyileştirilmiş kölelik gibi bir statüdür. Köleci toplumlarda bürokrasi sınıfsal bir yapıdır ve kastın bir katmanıdır. Bürokratlar yönetime katılamazlar ancak, emirleri harfiyen uygulamakla yükümlüdürler. Eğer tarihin bir döneminde köleci toplumlarda bürokrasinin inisiyatif kullandığı veya yönetime katıldıkları görülmüşse, bu durum hayra yorulmamış ve çok geçmeden de düzen yıkılmıştır.

 

Doğulu toplumlarda, bu İslam tarihinde daha net görülebilir, devlet memurluğu her dönemde ücretle yapılmamıştır. Bu durum Osmanlı’da da yükseliş dönemine kadar devam etmiştir. İslam tarihinde devletten görev almak demek, yönetime katılmak demekti ve görevli geniş inisiyatifler kullanan kişiydi.  

 

Oysa bugüne gelindiğinde Müslümanların çoğunlukta yaşadığı devletlerde yönetimler, rejimleri farklı da olsa Eski Mısır, Yunan, Roma-Bizans ve Batı geleneğinde görülen bürokratik yapının kötü bir kopyasını kurmuşlardır. Önce Osmanlı, sonra da diğer İslam devletlerini etkileyen köleci yönetim modeli bürokrasisi, her yerde Müslüman halklarla çatışma halindedir.

 

Fakat Müslüman halkaların kötü bürokratik yapı içinde görev almayı istemeleri, hayallerinde hala eski devlet geleneğini yaşatmış olmaları ile açıklanabilir. Müslüman vatandaşın şuur altında devleti temsil etmek veya devlet kapısında iş bulmak, bir nevi iktidara ortak olmak şeklinde yer etmiştir.

 

PROLETARYANIN SONU

        II. Dünya Savaşı sonunda sömürgesi olmayan Almanya, işgücü açığını kapatmak için Türkiye ağırlıklı yabancı işçi alımı yapmaya başladı. Irkçı bir millet olan Almanlar, Türkiye’nin modern anlamda eğitimsiz nüfusundan seçerek aldığı işçileri, kısa zamanda Almanlaştıracağını sanıyordu. Almanlar kültürlerinin üstünlüğüne inandıkları kadar, işçi sınıfına da güveniyorlardı. Ne yapıp edip, Türkiye’den getirdikleri işçileri asimile edeceklerdi. Düşünceleri buydu. 

 

        Olaya Türkiye açısından bakıldığında ise durum kısaca şöyleydi: Yetişmiş bir emek vardı, fakat iş yoktu, devletin de dövize ihtiyacı vardı. Eh, Almanlar da fena bir millet sayılmazdı. Neden olmasındı, seçip alabilirlerdi…

 

        Seçilip alındılar.. Kırsalın Avrupa görmemiş Türkleri, her işte çalıştılar, kısa sürede gelişmiş teknolojilerin kullanıldığı fabrikalara kolaylıkla uyum sağlayıp verimli birer işçi oldular. Türkiye’de hayal bile edemedikleri 2-3 bin Mark aylık ücretler bile aldılar.

 

        Kültürel uyuma gelince.. Türkler cahildiler, çünkü okumamışlardı ve Avrupa görmemişlerdi. Ama her konuda yetenekliydiler ve her açığı pratiğe yatkınlık yetenekleri ile kapatabiliyorlardı. Fakat bir sorun vardı, çünkü Türkler Almanca öğrenemiyordu. Başlangıçta pek sorun edinilmedi ve ümit Almanya’da doğacak yeni nesillere bağlandı. 

 

        Bir aksilik vardı ama nerede.. Bu insanların memleketlerinde Ramazan ayında oruç tuttukları biliniyordu ama bu kadar dindarlık da neyin nesi? Her geçen gün Almanya’da Türk işçileri arasında iki akım güçlenmeye başlamıştı: Biri tutuculuk derecesinde Müslümanlık, diğeri ise “ikinci iş” yapma merakı..

 

        Herkes aynı koşullarda çalışıyordu, bir Alman gibi.. Hatta Almandan daha çok. Fakat Türkler yorulmuyordu, ikinci bir işte daha çalışmak istiyorlardı.

 

Çok geçmedi, Türkler arasında yeni bir akım daha doğdu. Türkler Almanya’nın sağını solunu öğrenmiş ve 2-3 bin Mark aldıkları maaşlı işlerinden istifa etmeye başlamışlardı. Durum şaşılacak hal almıştı. Bol maaşlı ücretli işçilikten istifa eden bu insanlar, oldukça düşük kazançlı ama kendi işlerini tercih ediyorlardı. Bütün bunlar olurken, Alman kültürünün baronları ve proletaryası bu insanları bir türlü anlayamıyordu. 

 

        Türk işçilerin Almanya macerası giderek eğlenceli bir hal almaya başlamıştı. Semt pazarları, çiğköfte büfeleri, döner ve lahmacun salonları, sazlı sözlü müziği ile başlayan Türk girişimciliği, başlangıçta Almanlar açısından otantik bir ortam yaratmadı dersek yalan olur. Fakat gittikçe az para harcayan bu insanlar, biriktirdikleri Marklarla hem Türkiye ekonomisini hatırı sayılır oranda finanse ettiler, hem de Alman bankalarının ciddi müşterisi ve yeni yetme Alman özel sektörünün küçük müteşebbisleri oldular.

 

        Bu arada taşı toprağı altın Almanya’ya havadan, karadan, denizden, olmadı bacadan göç de devam etti. Birinci kuşak hız kesti, onlardan olma yeni kuşak, işlere ve etkinliklere ağırlığını koymaya başladı. Fakat bir türlü asimile Türk oluşmadı. Öyle ki, yeni nesil Türkler, Türkiye’ye öncü olacak kadar tutucu Müslümanlar oldular. 

 

        Almanya örneğinde yaşananlar özetlere sığmayacak kadar yoğundur. Ama Türklerin köle-işçi olamadıklarının koşulları Türkiye’de yoktu; Avrupa’da olsalardı Türkler de proletaryaya katılırlardı, diyenlere yanıt olabilecek bir özet yapabiliriz sanıyorum:

 

        Evet, Müslümanlar kültürel kodlarına işlemiş İslami davranış reflekslerini kaybetmedikleri sürece proleter olamazlardı. Olmuş gibi gözükenler için de durum geçiciydir. Bu insanlar da ilk fırsatta kurdukları işlerinin başlarına döneceklerdir.

 

        Bugün Avrupa’da yaşayan Türklerin ayni ve nakdi birikimleri 100 milyar Euro civarındadır. Bu miktardaki tasarruf ve yatırım, Müslüman adamın, neden proleter olamadığının en büyük kanıtıdır.

 

        İnsanların o anki durumuna bakarak karar verenler, her zaman yanılırlar. Yoksulluk da, cahillik de geçicidir. Baki kalan ise, genlere kadar işlemiş kültürel kodlardır. 

                                                Harun Özdemir

Bu Yazıyı Oylayın: 

Yorumlar
günes aslan [ 31 Mart 2007 11:15:15 ]
İyi günler yazınızı dikkatle okudum. Müslüman işçilerin köle-işçi olamadıklarını ifade etmişsiniz. Pekiyi şu an Türkiye'de 400 ytl ücretle çalışan ve en az 4 kişiden oluşan ailesini geçindirmek zorunda olan insanlarla ilgili görüşünüz nedir?
Almanya'daki müslüman Türkler'in asimile olamadıklarını ifade ediyorsunuz. Sanırım bir yanlış anlaşma var, gidilen ülkeye yaşayan azınlıklar daima asilimasyon politikası ile karşılaşır ve onları bu durumdan inançları tek başına kurtaramaz. türklerin bir bölümü orada da asimile oldu, bielemiyorum ziyaret etme şansınız oldu mu ama ben gidip gördüğümde büyük bölümünün asimile olduğunu kendisini dindar olan ifade edenlerin ise satır başı mark ve tabi eurodan söz ettiklerine tanıklık ettim.
Görüşlerimi paylaşmak istedim kısaca. Tabiki emeğinize ve düşüncelerinize sayfı duyarak iyi günler dileklerimle

osman aslan [ 16 Şubat 2007 04:14:11 ]
Harun Bey; yazmış olduğunuz yazılar harika. İnsanı düşündüren ve bilmediğimiz konularda bizleri bilgilendiren entellektüel yazılar. Alllah sana hayırlı uzun ömürler versinki daha çok yazılar yazasın sana tüm gençliğin ihtiyacı var.ihtiyacımız var. Yalnızca bazı karakterler çıkmamış buna dikkat ederseniz sevinirim. Allah'' a emanet olunuz.
     Bir sonraki yazılarınızı sabırsızlıkla bekliyorum.

Diğer Sayfalar: 1. 

Yorum Yazın
İsim:


E-Posta:


Mesaj:
       
       
       
       
Kalın | İtalik
Altçizgili | Link