Yeni Dünya Düzeni Üzerine Söyleşi
Kategori: Röportaj  |  Okunma: 2901  |  Puan: Henüz oy verilmedi  |  13 Şubat 2007

 

Yeni Ufuk:Kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

Mustafa Özdemir:1968 Palu doğumluyum. İlk, ort ve lise öğrenimimi Elazığ’da ikmal ettim. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdim. Bir süre spor ürünleri ithalatı ve turizm işiyle uğraştım. Yaklaşık 15 yıldır özel avukatlık yapıyorum ve halen İstanbul’da ikamet etmekteyim. İran’ın yakın tarihi ile strateji üzerine özel bir ilgim var.

        Dünyanın geldiği teknolojik noktada artık hiçbir şey gizli kalmıyor. Eskiden istihbarat çalışmaları çok farklı yöntemlerle yapılıyordu ve bilgi toplamak özel bir çaba ve maharet istiyordu. Şimdi ise çoğu şeyi hemen hemen hiçbir şeyi gizli tutmak mümkün değil ve bir yerlerde muhakkak karşınıza çıkabiliyor. Bu yüzden tüm ülke istihbarat örgütleri kendilerini yeni dünyaya göre dizayn ettiler. Artık istihbarat, sızma bilgileri teyit ve analiz üzerine kurgulanıyor. Şu an dünyadaki tüm istihbarat örgütlerinin haber kaynaklarının neredeyse %90’ı açık kaynaklardan temin ediliyor.

        Mümkün olduğunca ve kendimce önemsediğim haberleri bir araya getirerek analizler yapmaya çalışıyorum yaklaşık 10 yıldır. Gazetenizde ve bazı gazete ve haber sitelerinde yayınlanan yazılarımın tamamında bu yöntemi kullanarak okuyucuya yeni ufuklar açmaya çalışıyorum.

 

Yeni Ufuk:Türkiye’nin Dünya Düzeni ile ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Öncelikle Dünya Düzeni kavramını açtıktan sonra bu soruyu cevaplarsanız izahınız daha anlaşılır olacaktır.

Mustafa Özdemir:Haklısınız, öncelikle şu an için dünyada bir düzen var mı varsa bu düzen kimler tarafından ve nasıl işletiliyor onu izah edeyim:

        İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tam olarak iktidara oturmuş ve kuralları olan bir düzen sözkonusu. Bu düzenin icra organları, finansörleri ve kurucular kurulu var. Kurucular kurulu ile finansörleri, belli bir gelenekten gelen ailelerin mensuplarından oluşuyor. Bir nevi hanedan gibi. Finansörler ile kurucular kurulu aynı çekirdek kadrodan oluşuyor. Bu hanedan aileleri, son yıllarda medayaya da deşifre olan, Rockefeller, Rotschild, Shell gibi 7 aileden müteşekkil. Bunlar ABD’ye dahi faizle para veren çekirdek kurul. Bu tespitim medya haberlerinden öte Türk Ordusunda orgenarallik rütbesine kadar yükselmiş Emekli Orgeneral Kemal Yavuz tarafından da yaklaşık 3 yıl önce dile getirildi. Doların ve dolayısıyla ABD ekonomisinin iplerini elinde tutan bir güçten bahsediyorum. ABD gibi günümüzün süper gücünün ipini elinde bulunduran; Birleşmiş Milletler’de veto gücüne sahip yani bir nevi BM’yi de kontrolünde tutan, İMF ve küresel şirketlerin yönetiminde doğrudan söz sahibi bu çekirdek kadro kendince dünyaya bir düzen vermiş. İyi veya kötü bu düzene Dünya Düzeni diyorum; daha doğrusu Dünya Düzeni denince, bu düzeni ben böyle algılıyorum.

        Şimdi Dünya Düzeni ile Türkiye ilişkilerini bu izahatla birlikte değerlendireyim: Türkiye’de hükumetlerin en büyük yanılgısı dünyada kurulmuş olan ve yürüyen düzeni algılayamamış olmaları. Akıntıya kürek çekerek netice alınması imkânsızdır. Dünyada kurulu bir düzen var ve bu düzenin tam zıddına hareket ederseniz amacınıza ulaşamazsınız. Dünyada yürürlükte olan düzeni iyi algıladığınız anda sağlıklı çözümler ve stratejiler belirleyebilirsiniz. Bu açıklamam kurulu dünya düzeninin bir dişlisi de biz olalım şeklinde anlaşılmasın. Hükumetlerin yapacağı iş yürüyen kurallar içerisinde kendisine en uygun olan stratejileri belirlemeleridir. Yani olabilirliği, uygulanabilirliği olan stratejiler; kurulu düzene teslimiyetten bahsetmiyorum. Bunu yaparken de bir yandan düzenin ülkemiz lehine istikamete yönelmesi için diplomatik ve siyasî manevralar üretmeliyiz. Çünkü bu Dünya Düzeni de elbet yıkılacaktır. Bu düzenin ebedî olmadığını da aklımızdan çıkartmamalıyız. Bu düzene ne teslim olacağız ne de bu düzenin ebedî olduğunu düşüneceğiz. Düzene muhalefet edeceğiz ancak revizyonist tavırla bunun mücadelesini vereceğiz yoksa kuru kurusuna slogan ve güçle bunu başarmamız şu an için abesle iştigaldir.

        Bizim ülkemizdeki hükumetlerin en büyük yanılgısı, stratejik ortaklığı ABD’deki hükumetlerle yapmaları. Halbu ki ABD’nin arkasındaki, Dünya Düzeni’nin gerçek sahipleri ile stratejik ortaklığa gidilmelidir. ABD’deki hükumetler göstermeliktir. Bunlarla yapılan ortaklıkların da hiçbir ehemmiyeti ve neticesi yoktur. ABD hükumetleri ile yapılan ortaklık gereği atmış olduğumuz her adımda bilmeliyiz ki arkamızı döndüğümüzde ABD’yi göremeyebiliriz ve yalnız başımıza kalabiliriz. Dolayısıyla ABD’ye güvenerek attığımız bu adımın bedelini de Dünya Düzeni’nin sahipleri bir şekilde bize ödetirler. Çünkü Dünya Düzeninin sahipleri dün Almanya’nın, bugün ABD’nin, yarın Çin’in, ertesi gün Rusya’nın, daha ertesi gün bir başka ülkenin içinde kümelenebilirler. Bu yüzden ülkemiz için ciddi bir adım atmak istiyorsak, stratejik ortaklık yapmak niyetinde isek bilmeliyiz ki karşımızdaki masada Küresel Güçler olmalı.

        Şimdi bazıları diyebilir ki “Efendim, ABD şahinlerinin en önde geleni Rumsfeld gitti yani şahinler mağlup oldu”. Bunu diyen kişi öncelikle Rumsfeld’in yerine kim geldi ona bakmalı. Yerine atanan kişi Robert Gates. Gates ile Rumsfeld arasındaki tek farkı ben size söyleyeyim; sadece isimleri farklı. Robert Gates, baba Bush döneminde CIA direktörlüğü yapmış biri. CIA yani devleti ve vatandaşı olmayan şu meşhur örgütün direktörlüğünü yapmış bir kişi Robert Gates.

 

Yeni Ufuk:Peki Küresel Güçleri’in kurduğu Dünya Düzeni hangi amaca hizmet ediyor?

Mustafa Özdemir:Bu düzenin arkasındaki güçler Küresel Şirketlerdir. Dünyayı kendilerine ait “tek pazar” haline getirmeyi gaye edinmişlerdir. Her insanda olduğu gibi, bu düzenin kurucularının da moral kondisyonlarını belirli seviyede tutan inançları var muhakkak. Bu inançlarını besleyen ne tek başına Yahudilik, ne tek başına Hristiyanlık ne de Masonluk veya diğer inançlar. Bu düzenin içerisinde yer alanların çoğunluğunun Yahudi olması, bu kişilerin Siyonist veya Yahudilere ait olduğunu göstermez. Bunların Yahudiliği ile Tevrat’ın inanç sistemi ve muhtedi Yahudiler arasında dağlar kadar fark vardır. Aralarında yer alan Hristiyanlar için de aynı şeyi söylemek mümkün. Japonların şintoist inanışına benzer, kendilerinin o dinden, bu dinden topladıkları ama nihayetinde “Tek Pazar” stratejilerini moral yönünden besleyen inanç sistemleri vardır. Biraz Yahudilik, biraz Hristiyan ama evanjelik, biraz da masonik ritüleller taşıyan inanç biçimleri var. Hayata bakışlarında bu inançlarının hiçbir önceliği yok.  Amaçları bu inancı hakim kılmak değil sadece stratejileri olan tek pazara yürürken moral kondisyonlarını yüksek tutmak; psikolojik destek almak. Yani Küresel Güçlerin tek amacı dünyayı kendilerine ait “tek pazar” haline dönüştürmek.

 

Yeni Ufuk:Bu güçlerin ileride dünyamızı, insanlığı felakete götüreceğine inanıyor musunuz; böyle bir tehlike var mı sizce?

Mustafa Özdemir:Lokal olarak bir takım felaketlere, yıkımlara sebep olabilirler ancak küllî olarak dünyamızı ve insanlığı bir felakete götüreceklerine inanmıyorum. Şahsım ve inancım gereği hiçbir insanı külliyen kötü olarak görmüyorum. Dünyanın en azılı katilinin dahi eğer deli değilse mutlaka bir aklı ve mutlaka vicdanı vardır. Bu vicdan bazı insanlarda daha belirgin, bazılarında ise daha az belirgindir. Meselâ Zalim Haccac diye isminin başına Zalim sıfatı yerleştirilmiş biri kalkıp da Kur’an’ın harekelendirilmesine vesile olmuştur. Bunun neticesi daha çok insan kolaylıkla Kur’an’ı okuyabilmektedir. Demem o ki, hiç kimse külliyen kötü davranış sergilemez. Aksi görüşte olmak, Hristiyan düşünce ile beslenerek eserler vermiş olan Thomas Hobbes’in “İnsan insanın kurdudur” sözüne itibar etmek demektir. Çünkü Onlar “insanların fıtratı bozuktur, doğuştan kötüdür, yeni doğmuş bir bebe bile günahkârdır” diye inanmaktadır. Ama buna rağmen ben de diyorum ki “Tüm yaptıklarınıza rağmen sizin külliyen kötü olduğunuza inanmıyorum; vicdanlarımızın kesiştiği noktada sizinle stratejik ortaklık yapabiliriz”.

        En önemlisi de bu düzeni kuranların “akıl” yönünden bizden eksikleri olduğunu düşünmüyorum. Alıcının olmadığı bir pazarın anlamı olabilir mi? Hangi akıl sahibi ekmek parası bulamayan insanların oturduğu mahallede kuyumcu dükkanı açabilir? Eğer açarsa ekonomik olarak bir kazanç elde edemeyeceğini ve aç kalan insanların önce kendi dükkanını yağmalayacağını bilir.

        İzah ettiğim vicdan ve akıl bileşkesi neticesi bu düzenin insanlığı külliyen felakete götürmeyeceğine inanıyorum.

 

Yeni Ufuk:Dünyada bunlara muhalefet eden, direnen güçler yok mu?

Mustafa Özdemir:Tabi ki var. Hatta bu muhalefeti besleyen Hristiyan ve Müslüman ülkeler dahi var ancak bunların başarılı olması mümkün değil. Çünkü karmaşık gibi görünen bu sistem aslında çok organize bir şekilde yürüyor. Siz oturduğunuz noktadan bakınca zaman zaman bu güçlerin zaafa düştüklerini, organizasyonlarının bozulduğunu, amaçlarının sekteye uğradığını sanabilirsiniz. Ama bu gözleminizi ancak bulunduğunuz lokal noktadan yapabilirsiniz ve bulunduğunuz noktadan gördükleriniz doğrudur. Sadece ve sadece bulunduğunuz noktadan gördükleriniz doğrudur diyorum. Küresel Güçlerin kurdukları Dünya Düzeni sadece sizin bulunduğunuz noktadan göründüğü gibi algılanamaz. Şöyle örnek vereyim: 1970’lerin sonunda Ankara’ya gitmiştim. Şehrin içerisinde ışıklarda beklerken bir kısın insanlar kırmızı ışıkta geçiyordu ama çoğunluk kurallara uymaya gayret etmekteydi. Trafik ışığının dibinde yeşilin yanmasını beklerken bir an için “bu ne düzensizlik, insanlar kurallara uymuyor” diye içimden geçirmiştim. O günlerde Ankara’nın ve Türkiye’nin en yüksek gökdeleni olan Gima’nın 17. katında bir ofise çıktım. Camdan baktığımda inanılmaz bir düzen ve ahenk çarptı gözüme. Arabalar ve insanlar aynı anda durup, aynı anda hareket ediyor; cetvel gibi çizilmiş yollar, aynı seviyede binalar…. Büyük bir ahenkle şehrin akıp gittiğini gördüm. Çok dikkatli baktığımda yine bir iki araç ve insanın bu kurallara riayet etmediklerini seçebiliyordum ancak bu istisnalar dahi o ahengin ve düzenin içerisinde eriyip gidiyordu. Yani trafik ışığının dibinde durduğumda düzensiz gibi gördüğüm trafik ve yaya akışı 17. kattan baktığımda hiç de öyle görünmüyordu. Ama lehimize ama aleyhimize bugünkü Dünya Düzeni de çok organize ve ahenk içerisinde yürüyor; bir iki kişi kırmızı ışıkta geçse de.

        Şunu da unutmamalıyız ki kontröllü muhalfet ve kontrollü krizleri üretenler de yine Küresel Güçlerin kendisidir. Ne El Kaide, ne de Fransa’daki Göçmen Ayaklanması bu kontrolün dışındadır.

 

Yeni Ufuk:Açıklamalarınızla İlahî bir sıfat yüklemiyor musunuz bu güce; abartmış olmuyor musunuz? Yani insanlık bu gücün karşısında çaresiz midir?

Mustafa Özdemir:Böyle anlaşılmak istemem. Ben “doğrunun olduğu yerde yanlış yaşamaz” inancında olan biriyim. Doğruyu ortaya koyduğunuz anda yanlışı itmenize gerek yok; o kendiliğinden zail olur. Küresel Güçleri ve Dünya Düzenini iyi anlamak, etüd etmek, stratejilerini fark edip ona göre önlem almak adına gerçekleri ortaya koyuyorum. Bu gerçek bazen çok acı olabilir ama bu acı gerçeği lehinize çevirmek ve mağlup etmek için karşınızdakini tanımanız gerekiyor öncelikle. Zaten sorun da bu, insanlar karşı çıktığı sistemin nasıl işlediğini, stratejisini ve gücünü bilmeden konuşuyor, yorum yapıyor ve strateji belirliyor. Böyle olunca da, tabiidir ki mağlup olmak kaçınılmaz.

Yeni Ufuk:Küresel Güçler Türkiye için hangi konularda tehdit unsuru sizce?

Mustafa Özdemir:Küresel Üçler Türkiye için durduk yere bir tehditte bulunmuyorlar. Onlar Türkiye’ye Dünya Düzeni içerisinde bir rol biçmişler ve Türkiye’den bu rolü oynamasını bekliyorlar. Eğer Türkiye bu aksi istikamette adım atarsa iki konuda Türkiye tehdite muhatap oluyor: Terör ve Ekonomik Kriz. Türkiye’nin vazgeçilmezliğini de bildikleri için Türkiye’yi terör batağında yok da etmek istemiyorlar; ekonomik krizi had safhaya ulaştırıp batırmak da istemiyorlar. Sadece tehdit anlamında terör ve ekonomik krizleri tetikliyorlar ve Türkiye’ye biçilen rolü oynaması için bir nevi şantaj yapıyorlar.

        Bir dönem Hyundai otomobilin ihracat rakamı Türkiye’nin toplam ihracatı kadardı. Düşünün bir kere bu Türkiye hala batmıyor. Çünkü batırılmak istenmiyor. Eğer ekonomik olarak kalkındırılmak istenirse de 1 ayda Türkiye’ye hayal edemeyeceğimiz kadar döviz girişi yapabilirler ve bir anda Türkiye ekonomisi tavan yapar. Yani bugün ekonomik kriz dediğim şey çok yapay ve müdahaleye açık. Her şey dekontlar üzerinden yapılıyor. Ülke sınırlarına para girmese dahi o paranın dekontunun gelmesi yetiyor. Şu an dünya ekonomisi böyle komik ve altyapısız. Eğer Küresel Gücün ortaya koyduğu Dünya Düzeninde size biçilen rolü kabul ederseniz bir gecede ekonominiz düzelir; etmezseniz bir gecede ekonominiz iflas eder. Buna dayanma gücümüz yoktur.

 

Yeni Ufuk:Yine çok çaresiz ve teslimiyetçi konuştunuz!

Mustafa Özdemir:Kesinlikle hayır! Konuşmamın başında da söyledim, kurulu bir dünya düzeni var ve tıkır tıkır işliyor. Bu düzeni değiştirecek gücünüz yoksa aklınızı kullanacaksınız. Kuru sıkı atarak bu dünya düzeninde ayakta kalamazsınız; kimseyi korkutamazsınız. Böyle yaparak gururunuzu kurtarabilirsiniz ancak ülkenizi ve gelecek nesillerinizi kurtaramazsınız. Karşınızdaki gücün ve kurduğu düzenin farkında olarak strateji üretmek zorundasınız ve gerekirse, zaman zaman bu güçlerle ittifak edeceksiniz; gerekirse de susmasını bileceksiniz. Yani yukarıda da izah ettiğim gibi, işleyen düzeni anladıktan sonra Revizyonist davranmak zorundasınız. Revizyonist olmak asla teslim olmak değildir. Revizyonistlik nihai bir strateji değildir; bir süre için belirli konularda uyumlu olmak, bir süre için sabır etmek, bir süre için karşınızdaki güce tahammül etmek demektir. Vatandaşlar hayalperest olabilir, zamana yayılan stratejileri algılamakta zorlanıp idarecilere tepki gösterebilir ancak Devleti idare edenler asla kısa vadeli düşüncelere itibar etmezler ve hele hele asla hayalperest olamazlar. Bu konuda Gazi Mustafa Kemal’in bir sözü vardır “Ulusu ulaşılamayacak hayaller peşinde koşturmayınız” diye. Ben de aynı şeyi söylüyorum:İşleyen Dünya Düzenini anlayalım, Rasyonel olalım, şu an için Revizyonist tavır takınalım.

        Dünyada hiçbir zaman hiçbir güç mutlak hakimiyet kurmamıştır. Yani dünya tarihi boyunca hiçbir güç astığı astık kestiği kestik gücüne sahip olmamıştır; olamaz da çünkü bu tabiata aykırıdır. Kudretli Osmanlı İmparatorluğu dahi dünya üzerinde mutlak bir hakimiyet kuramamıştır. Kendisini tehdit edebilecek olgular Osmanlı İmparatorluğu için de mevcuttu. Osmanlıyı idare edenler de bunun farkındaydı tabiatiyle. Öyle olmasaydı zaman zaman Ortodoks Hristiyanları’ın bir kısmını kucaklayıp destek olmazdı. “Ben büyük bir gücüm, her istediğimi yaparım, benim dışımda güç olamaz” gibi akıldan yoksun politikalar izlemediler. Külhanbeylik, kabadayılık, kapris, gözükaralık bireylere has bir karakterdir; devletler için bu karakter zaafiyettir. Osmanlı gibi bir imparatorluk dahi stratejik davranmış; yeri geldiğinde kendisine tehdit unsuru olabilecek devlet ve kurumlarla yardımlaşmış, dayanışma içerisinde olmuştur. Bu bir devlet için zaaf değil aklın göstergesidir; çadır devleti olmamaklığın emaresidir.

 

Yeni Ufuk:Cumhurbaşkanlığı seçiminde de Küresel Güçlerin bir dahli olacak mı sizce?

Mustafa Özdemir:Benim şahsi talebim, Dünya Düzeni’nin farkında, rasyonel ve revizyonist tavır takınacak birinin Cumhurbaşkanı olması. Şayet Küresel Güçlerle çatışacak, küresel bankerlerin tekerine çomak sokma niyetinde olan biri Cumhurbaşkanı seçilirse bu durum Türkiye için sıkıntı doğurur. Yani Dünya Düzeni’nin Türkiye biçtiği rolü akamete uğratacak birinin Cumhurbaşkanı seçilmesi ne bize ne de dünyamıza yarar getirir. Bakın galibiyet demek ringde rakibini nakavt etmek demek değildir. Yüzlerce galibiyet şekli vardır ama bunların içerisinde en geçici olan fiziki güçle elde edilen galibiyettir. Savaş meydanda kazanılmaz; masada kazanılır. Savaş meydanında rakibinizi darmadağın edebilirsiniz ancak savaş sonrası mutlaka ve mutlaka birileriyle masaya oturmak zorundasınızdır. İşte savaşın gerçek galibi masada kazanandır. Zaten savaşlar da masaya oturmak için yapılır. Bunu anlatma sebebim çatışarak uzlaşmaktansa revizyonist bir tavırla uzlaşma masasına oturmak daha doğru oluru izah içindi. Yeni seçilecek Cumhurbaşkanı da Küresel Güçlerin farkında, Dünya Düzeninde Türkiye’ye biçilen rolü bilen biri olmalı ki kendisi de mantıklı, rasyonel tavır takınabilsin ve şartların elverdiği ölçüde millî menfaatlerimize uygun dayatmalar yapabilsin. Karşısındaki gücü ciddiye almadan, farkında olmadan, hayalperest bir tavırla “Ben Dünya Düzenini kabul etmiyorum, red ediyorum, elimin tersiyle itiyorum” diyen birini Cumhurbaşkanı olarak görmek istemiyorum. Yine Gazi Mustafa Kemal’in “Ulusu ulaşılamayacak hayaller peşinde koşturmayınız” sözünü tekrarlayarak bu konuyu noktalamak istiyorum.

 

Yeni Ufuk:Sık sık Elazığ’a gelen bir Elazığlı olarak sizinle biraz da Elazığ üzerine konuşmak istiyorum. Elazığ’ı bölgesiyle mukayese ettiğinizde hangi konuma oturtuyorsunuz?

Mustafa Özdemir:Elazığ potansiyel olarak değil bölgemizin Türkiye’nin ilk 8’inde olmalı aslında. Bunun sebeplerini araştırmak zorundayız. Şahsî fikrim bunun sorumluluğu siyasilerde değil hemşehrilerimizde. Kolektif zihniyet ve çalışma anlayışımız çok zayıf neredeyse Türkiye’nin kolektif zihniyeti en zayıf şehriyiz diyebilirim. Ne siyasette, ne örgütlenmede, hele hele ekonomide kolektif zihniyetten çok uzağız. Hep kendi başımıza bir şeyler yapmak, hep kendimizi ön plana çıkartmak gayretindeyiz. Bu zihniyet sakatlığı Elazığımızın gelişmesi yönünde en büyük engel. “Gelin kolektif çalışalım” diyenler de siyasî ikbal arayanlar maalesef yani samimiyetten uzaklar. Samimi ve halis niyetle bir işe adım atarsanız muvaffak olabilirsiniz. Attığınız adımların ardında gizli niyetleriniz var ise ne kendinize ne de şehrinize faydanız olur.

 

Yeni Ufuk:Belediye Başkanlığı seçimlerinde Elazığ’daydınız ve yanılmıyorsam Süleyman Selmanoğlu’nun kazanması için çalıştınız. Şu an için Selmanoğlu’nun çalışmalarından memnun musunuz?

Mustafa Özdemir:Hiç konuşmak istemediğim bir konuya girmek zorunda bıraktınız. Evet, seçimleri Selmanoğlu’nun kazanması için çalıştık. Öyle ki, iki dünya bir araya gelse Selmanoğlu’na oy vermeyecek insanları ve özellikle Palulu hemşehrilerimizi ikna etmekte çok zorlandık ama Allah’a şükür seçim neticesi olarak istediğimiz sonucu aldık. Sayın Ağar, Selmanoğlu’nu değil de bir başkasını da aday gösterse idi aynı gayreti gösterecektik. Çünkü bir hemşehri olarak Genel Başkan’ın ilinde seçimi kaybetmemeliydik.

        Selmanoğlu başarılı mı derseniz, dürüstçe cevap vermem gerekirse büyük hatalar yaptığını söylemeliyim. Kendisi bir siyasî partinin adayı olarak başkan seçildi. Partizanlık yapsın demiyorum ama en azından partisi ile ilişkilerini sıcak tutmak; kendisini başkan yapan insanlara da en azından sırtını dönmemek zorunda. Kendisi gelip geçici ama partisi kalıcıdır. Eğer partisine ve kendisini destekleyenlere sırtını dönmeye devam ederse hem partisine hem de kendisine büyük zararlar verir. “Ben Genel Başkan’a en yakınım; partililer ve beni başkanlık makamına taşıyanlar da kim oluyor” tavırlarına devam ederse Elazığ’da büyük bir küskünler ordusu ardından bırakacaktır. “Artık Elazığ siyasetinde Selmanoğlu ismi de vardır” diye düşünüyorsa da yanıldığını şimdiden söylemeliyim. Siyasette vefa çok ama çok önemlidir. Selmanoğlu’nun başkan adayı olması da Sayın Ağar’ın siyasette vefaya verdiği önemden dolayıdır. Vefa erdemiyle bir makama oturanlar vefasız davranarak o makamda kalamazlar. Sen seçim döneminde gecesini gündüzüne katıp senin için çalışan işsiz ve gariban insanlar yerine, Başkan olduktan sonra zengin arkadaşlarının yakınlarını işe almada tercih edersen vefasızlık ve sadakatsizlik göstermiş olursun. Bunun neticesini Genel Başkan’a yakın durmakla telafi edemezsiniz. Sayın Ağar gibi temel ilkesi vefa olan biri de size sırtını döner bir gün.

        Bugün için çıkıp da “Ben partiler üstüyüm, ben güçlüyüm, ben parti teşkilatını takmam, bana çalışan gariban işsizleri de tanımıyorum” derseniz; yarın Sayın Ağar da arkanızdan çekildiğinde yok olur gidersiniz. Türk Halkının hafızası zayıftır diye düşünenler her zaman seçim sandığının altında kalmıştır.

        Şahsım olarak benim ve çevremin ikinci bir defa “Oylarınızı Selmanoğlu’na verin” demeye cesaretim de yüzüm de yok. Temennim o ki Sayın Selmanoğlu hatalarından bir an önce vazgeçer. Eğer hatalarında ısrar ederse de Sayın Ağar’ın olaya el koymasını bekliyorum. Çünkü bu parti de, Sayın Ağar’ı sevenler de Selmanoğlu’nu sırtında taşımaya mecbur değiller. Sayın Ağar’ı karşılıksız seven o işsiz-güçsüz garibanlar “Ağar için sırtımda 5 yıl boyunca kömür çuvalı taşımaya razıyım ama Selmanoğlu’na ikinci defa oy vermeye gelince çok düşüneceğim” demeye başlamıştır. Bu da DYP için Elazığ’da büyük bir sorun; bir şekilde bu sorunun aşılması gerekiyor.

 

Yeni Ufuk:Son zamanlarda milletvekili olmak isteyenler bir bir isimlerini açıklamaya başladı; tüm partilerde aday adayı bolluğu olacak gibi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Mustafa Özdemir:Bu hem iyi hem de kötü. İyi çünkü herkes siysetin içine çekiliyor, siyasî rakiplerini denetleme imkanı doğuyor. Kötü olan, aday adaylarından listeye giremeyenlerin küskünler ordusu ortaya çıkarması. Korkum o ki, bir partiden aday adayı olan kişi listeye giremediği zaman, aday adayı olduğu partiye oy vermeme riski. Bu riski de siyasî parti liderleri ortadan kaldırmak zorunda. Ancak halkın sevdiği, itibar ettiği kişileri listeye alarak, adil davranarak bu riski ortadan kaldırabilirler. Yoksa ilimizde büyük bir küskünler ordusu ortaya çıkacaktır ki bu durum da sürpriz seçim sonucu demektir.

 

Yeni Ufuk:Çok teşekkür ederiz Mustafa Bey

Mustafa Özdemir:Ben teşekkür ederim.

 

 

 


Bu Yazıyı Oylayın: 

Yorumlar
ufuk şık [ 09 Ocak 2010 16:07:22 ]
Öncelikle slm lar. saygılar dileğimle...

engin güllü [ 31 Ekim 2007 01:33:55 ]
Değerli kardeşim teşekkürler Allah kuvvet ve kolaylıklar
versin. Esenlikler dileğimle hoş kal.

Diğer Sayfalar: 1. 

Yorum Yazın
İsim:


E-Posta:


Mesaj:
       
       
       
       
Kalın | İtalik
Altçizgili | Link