Türkiye Neden Bölünmez?
Kategori: Siyaset  |  Okunma: 2425  |  Puan: 6,5  |  26 Mart 2007

 

TÜRKİYE NEDEN BÖLÜNMEZ

 

Türkiye bölünür mü?” sorusunu insanların aklına yerleştirenler, yıllardan beri PKK’yı eleştiriyormuş gibi davranan aydın, medya ve sivil toplum önderleridir. Bu kişi ve çevreler, yıllardır konuşma ve yazılarında ısrarlı bir tutumla böyle bir soruna ciddiyet kazandırmaya çalışıyorlar.

 

Oysa “Türkiye’yi bölüp Kürtlerden oluşan ayrı bir devlet kurmak istiyoruz”u tartışan ciddi bir TV oturumu veya gazete-dergi yazısı hafızalarda yer etmemişken “Kürtler Türkiye’yi bölmek istiyor”, “Kürtler şu şu illeri içine alan ayrı bir devlet kurmak istiyor”… gibi yayınları ısrarla yapanlar, doğal olarak bölünme fikrini ters manipülasyon yöntemi ile önce akla getiriyorlar, sonra da tartışmaya başlıyorlar. 

 

Batı başkentlerinde çizilmiş enstitü kökenli haritaları, çok ciddi ve abartılı bir üslup ile sanki Doğu ve G.Doğu’da yaşayan vatandaşlarımızın ittifakla çizdiği bir haritaymış gibi manşet yapmak, iletişim diliyle bir talebi kışkırtmaktır. Uzun yıllar devam eden talep yaratıcı yayınla, PKK ortaya çıkanca ete ve kemiğe bürünmüş ve daha etkili hale gelmiştir. PKK’nın halka ciddi bir örgüt gibi tanıtılması da aynı aydın ve medyanın yayınlarıdır.

 

PKK’ya gösterilen oldukça abartılı tepkilerin stratejik değeri ve zekâ düzeyi, kendini Osmanlı döneminden beri Kürt olarak tanımlayan vatandaşlarımızın onurunu rencide edici ve ters manipülasyon yöntemi ile PKK’ya yaklaştıracak şekilde olmuştur. Bu iletişim bombardımanı ile yaratılan zekâdan yoksun duygusallığa karşı, milleti uyarmayı amaçlayan kenarda köşede kalmış aklı başında çabalar ise milletin çoğunluğuna ulaşamamıştır.

 

Batı başkentlerinde üsler kurmuş vatansız sermayenin desteklediği enstitülerin dünyanın birçok ülkesine yeni haritalar çizdiği biliniyor. Malum enstitülerin Türkiye’ye de zaman zaman haritalar çizdiğinin farkındayız. Ne yazık ki, bu çabalar da aynı duygusallık içerisinde yanlış analiz edilmiş ve topluma bölünme fikrini pekiştirecek şekilde sunulmuştur. 

 

Vatansız sermayenin herhangi bir devlette kurduğu enstitüyü, o devletin resmi politikası zannetmemiz, bizi bazen ciddi yanılgılara sürükleyebilir. Çünkü Ermeni Enstitülerinin çoğu da, gerçekte Ermeni olmayan vatansız sermayenin kurumlarıdır. Vatansız sermayeye güç yetiremeyen ev sahibi devletler, enstitülerin faaliyetlerine belli ölçülerde izin, hatta ulusal çıkarlarına zarar vermedikleri sürece destek bile olmuşlardır. 

 

Yıllardır “Kürtler ayrı bir devlet kurmak istiyor” diye PKK’ya küfredenler; öyle bir üslupta küfrettiler ki, bu sadece PKK’nın Kürtler arasında bölünme fikrini yaygınlaştırmasına neden olmadı; Türkleri de bu olayı benimsemeye ve hazırlamaya yaradı.

 

Aleyhte yayın yapıyormuş gibi davranıp aslında toplumda yarattığı etki ile bölünme fikrini güçlendirmeye çalışan yayınlara son veremedik veya etkilerini kırıcı karşı yayınlar yapamadık. Çünkü ters manipülasyon yönteminin etkilerini zamanında kavrayamadık. Dolayısı ile halkı da bu yöntemin zararlarından koruyamadık. 

 

Bölücülük stratejisi”ni kaba ve akıldan yoksun duygusallık içinde Türk Milliyetçiliği yaparak önlenmeye çalışanlar, bir süre sonra bölücülüğe hizmet ettiklerini görmüş olsalar da duruma duygusallık hakim olduğundan, uyarılarını yanlış anlaşılır korkusuyla yapamamışlardır. Duygusallığın egemen olmasıyla da Kürtleri rencide edebilecek her türlü söz ve fiil konuşmalara yansımış, bu da PKK’nın amaçlarına hizmet etmiştir. 

 

Oysa PKK’ya küfretme yerine; Kürt vatandaşlarımıza nazik davranmayı öğütleyebilirdik. Özellikle Öcalan’ı Kürtlerin lideri, halkı da PKK sempatizanı yapabilecek onur kırıcı gösterilerden uzak durabilirdik. Milliyetçilerin bazen şehit cenazelerinde ve bazen de protesto amaçlı gösterilerde izledikleri yöntemler, PKK ve benzeri bölünme fikrini savunabilecek örgütlerle halkın arasındaki yakınlaşmaya hizmet edebilecek şekilde yapılabilmiştir..

 

Yurt dışı odaklarla işbirliği halinde olan ve Türk olarak bilinen sistemin görevli ve gönüllü kadroları içindeki bazı ekollerle, Abdullah Öcalan ve PKK’nın etkili yöneticileri demeçleri ve eylemleri birçok kez birbirlerini tamamlayıcı manzaralar sergileyebilmiştir. İletişimin en etkin ve stratejik yöntemi olan “ters manipülasyon”la, bir başka anlatımla “devleti içeriden satma” stratejisi de diyebileceğimiz bu yöntemle, PKK hareketine önce insan kaynağı sağlanmış, sonra da çatışmayı körüklemiştir.

 

Nüfusu arttıkça, onunla orantılı olarak artması beklenen hainlerin sayısı, doğal olarak az değildir. O zaman yapılacak iş, hainler listesi çıkarmak değil; bu ekollerin milletimiz üzerindeki etkisini zayıflatmak ve milletle arasındaki iletişimi etkisiz hale getirmek olmalıdır.   

 

Demek istediğim şudur ki, bölünme fikrine karşı gösterilen mücadelenin çoğu, bölünme fikrini geliştirici amaçlara hizmet etmişti. Bu faaliyetlere önderlik eden stratejistler ve uygulayıcıları kasıtlı davranırken, halk da akıldan yoksun duygusallıkla bu oyuna hizmet etmiştir.

 

Bu noktada Kürt halkını neden suçlamadığım dikkatlerinizi çekmiş olmalıdır: Bence eğitim düzeyi, dünyadaki gelişmeleri izleme becerisi, ekonomik güçleri, işsizlik, uluslar arası güç odakları ile mücadele edebilecek siyasal önder ve birikim…den yoksun olmaları yeterli bir mazerettir. Kararı dışarıda alınmış, uygulayıcıları ise İslamsız Türkçülerden seçilmiş bir projeyi başarısız kılmalarını, bölge halkından beklemem doğru olmazdı. Ama Müslümanlığın dışında neden etnik bir kimlik peşine düştüklerini sorabilirim; ama maalesef bu konuda da bana hak verecek bir ortamdan yoksunum. O nedenle bölge halkını bu kavgada en az suçu olan kesim olarak görmek istiyorum.  

 

Bu tarz bir sunum yapmamın nedeni, Türkiye’yi bölmek isteyenlerin öncülerinin, doğrudan Kürtlerin olmadığı ve bu faaliyete en son katılanların Kürt halkı olduğunu düşünmemdir. 

 

Gerçekte Türkiye’yi bölmek isteyenler vardır ve bunlar vatansız sermaye ve onlarla işbirliği yapan İslamsız Türklerdir. Bunu açıklamak o kadar zorlaşmıştır ki ve bu konuda, o kadar yanlış bilgi sunulmuştur ki, doğrusunu anlamak ve anlatmak gayrı ciddi bir iddiaya dönüşmüştür.

 

İşin gerçeğini anlamak için araştırmaya cemaat mezarlıklarını incelemekle veya askerde teröre şehit vermiş erleri olmayan mezarlıkları tespit etmekle başlamaktan yana değilim, böyle bir yöntemi de kimseye önermiyorum. Ama bu ülkede İslamsız Türklerin olduğunu ve bu aşiretlerin Boğaziçi’nda yaşadıklarını söylemekten de kendimi alamıyorum. Ve diyorum ki;

 

1970’de, henüz 12 Mart 1971 askeri müdahalesi olmadan önce, Türkiye’de üst düzey güvenlik bürokrasisinin ABD’nin İran’da İslamcı bir devrim yapacağına kanaat getirdiği ve alınması gereken önlemleri tartıştığı günlere döndüğümüzde, Kürt sorunu çok daha açık ve yalın bir hal almaktadır.

 

İran’da İslam devrimi yapmayı planlayanlar, dost ve müttefik Türkiye’yi uyarırlar ve alınabilecek önlemleri de bir bir sıralarlar..

 

Türkiye’nin İran’a olan yakın ilgisi yeni değildir. Özellikle 1960 darbesinde başarılı sonuçlar alan İslamsız Türkçüler, aşirete mensup bir çok genci basında istihdam ederken, bunlara verdikleri bir başka akıl da Farsça öğrenme tavsiyeleridir..

 

İran Türkiye’nin malumudur ve 1960’lı yıllar biterken Türkiye devrimin ayak seslerini duyabilmektedir. İran’a sınır Doğu ve G.Doğu halkı çok dindardır ve olacaklardan da habersizdir. Bölgede Osmanlı’dan kalma medreseler hala öğrenci yetiştirmektedir ve şeyhler en etkili kişilerdir. Şikayet edilen feodal yapı ise aslında medrese ve tarikatlar ile uyum halindedir. Halk da bu uyumdan yanadır.

 

Vatansız sermayenin uzantıları devreye girer ve olası İran İslam Devrimine karşı bir önlem stratejisi geliştirirler. Yapılacak iş netleşir: Doğu ve G.Doğu’da yani İran’a sınır, medrese ve tarikatların etkili olduğu bu bölgede, İslamiyet’i ve İran İslam Devrimini gündemden çıkaracak kadar Kürtçülük propagandası teşvik edilecektir. Baştan bu öngörüyü tehlikeli bulanlar bile, bir süre sonra İran’da olabileceklere ikna olurlar.. İkna olunca da Kürtçülüğün gereğine inanların sayısı artar. Birçok kabiliyetli eleman köy köy kahve kahve gezer, halkı Kürtçülüğün önemine inandırmaya çalışır.. Halkın bir kısmı Kürttür ama Kürtçülüğe soğuktur.. Propagandistler zorlanmaktadır; çünkü yeterli argüman yoktur, sıkıntı da bu yöndedir..

 

Çok geçmez 12 Eylül 1980 askeri darbesi olur. Eski dengelerin ürünü sağ ve sol tasfiye edilir. Başörtüsü ile beraber Kürtçe konuşmak da yasaklanır. Başlangıçta pek dikkat çekmeyen bu yasak propagandistlerin ihtiyaç duyduğu argümanı onların hizmetine sunar. İş kolaylaşır ve böylece muhalefet için propagandaya başlanacak nokta resmen belirlenmiş olur.

 

Tam 12 Eylül her şeye hakim iken, eylemleri ile PKK ve Öcalan büyük medyada kahraman edalı vatan haini olarak görülmeye başlar.. Her yönü ile reklam kokan haberler, belli aralıklarla, bazen eylemleri, bazen de demeçleri veya emelleri ile gündeme gelir. İşin aslına vakıf olan dönemin başbakanı Özal ise Öcalan ve PKK militanlarına “baldırı çıplaklar” demekten kendini alamaz..

 

1984 Mahalli İdareler seçiminde Refah Partisi’nin bölgede iki il ve birçok önemli ilçede belediye seçimlerini kazanması, halk arasında İslamî hassasiyetlerin hala güçlü olduğunu gösterir. Kırsalda yürütülen propagandanın şehirlerde ihmal edildiği veya fazla ciddiye alınmadığı düşünülür. 1987’deki genel milletvekili seçiminde RP oyunu artırarak çıkınca, Kürtçülüğün kentlerde beklenen başarıyı sağlayamadığı tezi doğrulanmış olur. RP barajı aşamaz ama halkın İslamcı fikirlere olan ilgisi bazı çevreler açısından endişe verici bulunur. Projede bir tadilat daha yapılır, kentlerde, özellikle siyasi partilerin faaliyet gösterebildiği yerlerde; PKK’ın kırsalda yaptığı etkiyi yapabilecek Kürtçü bir partiye ihtiyaç olduğu sonucuna varıldı ve bir sendikacıya Halkın Emek Partisi (HEP) kurduruldu. Çok geçmez kırsal alan PKK’nın, kentler de HEP’in etki alanına girer. 1991 seçimleri yapıldığında RP’nin bölgede etkinliğini yitirdiği açıkça görülür.  

 

Bir durum değerlendirmesi için 1987’ye tekrar dönersek.. İran’ın Türkiye’ye devrim ihraç edemeyeceği anlaşılır. İran’ın devrim ihracından vazgeçmesi bir yana, Kürt halkının kafasını ütüleyen PKK nutukları, bölgede İslam’ı da, devrimi de unutturacak kadar etkili olur.. Halkın Kürtçü söyleme kapılması da stratejistler tarafından başarı olarak algılanır. Çünkü projenin birinci aşaması o kadar başarılı olmuştur ki, yani bölgenin halkı Müslüman halkı adeta “Sosyalist Kürtçü” söyleme kilitlenmiştir..

 

İran İslam Devriminin Doğu ve G.Doğu’yu etkilemesi başarı ile önlenir, bu kesindir. Tam işin tasfiyesine geçilme aşamasına gelinmiştir ki, dost ve müttefik uyarısı yine devreye girer ve bölgenin feodal yapısının tasfiye edilmesi parlak bir fikir olarak gündemdeki yerini alır. Açıklamalar ikna edicidir.. Afrika’nın en ücra kabileleri bile modernleşme projesi kapsamında yeni şeklini almışken, bu bölgenin geleneksel medrese, şeyh ve ağa üçgeninde yaşamaya devam etmesi, ne kadar kabul edilebilir bir durumdur? Denir ve soru cevapsız kalır.. Vatansız sermayenin stratejistleri soruyu sorar. Soru aslında cevabı içinde bir sorudur. Her konuda olduğu gibi düşünenler, taşınanlar yine İslamsız Türkçüler yani Boğaziçi’ndeki aşiretlerdir. Ceremesini çekenler ise bağda, bayırda ve musallada zavallı Türk ve Kürttür…    

 

Bir süre de böyle gider; fakat rahatsızlık artar. Can ve mal kaybı beklenenin üstündedir. Projeyi bitmiş sayanlar, uzatılmasına anlam veremezler. Büyük kalabalıklar ise projeden tamamen habersizdir. Bu işi kapatmak isteyenlerin sayısı az değildir. Fakat, bir de ne görsünler, vatansız sermayenin oynattığı bu oyun, bizi iki hamleden sonra büyük bir satranç tahtasında bir piyon haline getirmiştir.. Durum vahimdir, gerçekler ise ayan beyan…

 

Geriye, maziye dönüp bakanlar olur.. Zaman ne kadar çabuk geçmiştir..

-Lübnan İsrail’i gölgede bırakacak kadar hızlı bir gelişme içinde iken iç çatışmalar ve terörle darmadağın edilmiştir..

-Şahın İran’ı sanayileşerek bölgesel bir güç olma yolunda iken İslam devrimi ve İran-Iran Savaşı ile gücünü tüketmiştir..

-Türkiye her zaman büyük güç olma potansiyelini korumakta iken kendi vatandaşları ile kanlı bıçaklı yapılmıştır..

 

Bölgede olanlar bunlarla sınırlı kalmamıştır:

 

-Irak parçalanmaya en müsait devlettir. Irak ilk aşamada İran’ın gücünü tüketmede kullanılmış, ikinci aşamada da Kürtleri bir ulus ve devlet yapma projesinin merkezi olmuştur..

-Türkiye, Kürtler için her zaman Osmanlı’dan beri en güvenilir sığınak iken hem ülke içinde, hem de bölgede Türkiye ile arası açılmıştır. Ve Kürtler bağımsız devlet kurma fikrine seçeneksiz ikna edilmiştir…

 

Bu konuda anlatılabilecek daha bir çok önemli nokta vardır.. Bu söylemi zenginleştirmek mümkündür; fakat neye çare.. Olanları anlamaya yaraması ise inkar edilemez..

 

Bu ve benzeri sorunlarımızın kaynağına inildiğinde karşımıza çıkan ana faktör ise hiç değişmemektedir: Bu faktör halkın Türk ve Kürdü ile Müslüman olması veya bu ülkenin Müslümanların elinde olmasıdır. Ki bu da kabul edilemez bir durumdur. 

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş sözleşmesinde azınlıkların, “dini topluluklar” yani Hıristiyan ve Yahudi olduğunu biliyoruz. Ama “Türk”ün kim olduğunu pek bilmiyoruz. Oysa basit bir akıl yürütme ile, azınlıklar İslam dışı dini topluluklar ise Türk de “Müslüman”dır. Lozan’da Türk, ırk anlamında kullanılmadığına göre “Türk”ün, Kürt ırkının karşıtı bir anlamı yoktur. Türk Müslüman anlamında kullanıldığından Kürt ve Alevî ve Şafii dini topluluklar da Sünni, Maturîdî ve Hanefiler gibi Türk kavramı içinde asli unsur olarak yerlerini almışlardır.  

 

II. Lozan görüşmelerinde antlaşmaya varılınca, Orta Anadolu’da Kayseri, Yozgat, Konya, Niğde, Nevşehir, Eskişehir…de yaşayan ırk olarak Türk olan ve Türkçe konuşan, Papa Eftim liderliğinde Milli Mücadelede 72 metropolle Kuvayı Milliyeyi destekleyen Türk Ortodokslar, trenlere bindirilerek 100 bini aşkın kişi ağlama ve sızlamalarına bakılmaksızın Yunanistan’a gönderilmişlerdir. Mübadeleyi engellemeye çalışan Türk Ortodoksların önderleri İnönü ve Mustafa Kemal Paşaya başvurduğunda “Bizler Türk değil miyiz, Milli Mücadelede sizi desteklemedik mi, Yunanistan’a gidersek bize kötü davranmazlar mı” dediklerinde bizimkilerin verdiği cevap çok nettir. “Evet Türksünüz, Türkçe konuşuyorsunuz, bizi de desteklediniz ama Müslüman değilsiniz!” şeklinde olmuştur.

 

Yine Hamdullah Suphi’nin Gagavuzlar hakkındaki “Türktürler, ibtidai bir Türkçe konuşmaktalar, dinleri ise Hıristiyandır…” türü açıklamalarına yer verdiği raporuna, Mustafa Kemal Paşa’nın cevabı yine açıkça “red”dir. Ama Balkanlardan milyonu aşkın ırkı Slav ama dini Müslüman olan Boşnaklar ve Pomakların mübadele kapsamında Türkiye’ye kabul edildiğini biliyoruz. Bütün bunlar yapılırken bir tek Kürt ve Alevi, Kürt veya Alevi olduğu için Türkiye dışına çıkarılmadığını da biliyoruz.

 

9 Eylül 1923’de yayınlanan Halk Fırkası Nizamnamesi (CHP)nde “bütün İslam vatandaşları cemiyetin doğal üyesi sayılır” denmiştir. Lozan imzalandıktan sonra 1927 yılında bir değişiklik yapılarak “Türk kültürünü kabul etmiş olanlar CHP’ye üye olabilirler…” denir.

 

Örnekleri çoğaltabiliriz ama sonuç değişmeyecektir. Her bir örnek olay, bizi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş sözleşmesinde Türkün, Müslüman anlamında kullanıldığı sonucuna götürecektir. 

 

Müslüman değil de, Türk kavramının kullanılmasının nedenine gelince.. Lozan’da Osmanlı Devleti’nin tüm Müslümanlar adına yürüttüğü dış politikadan Türkiye Cumhuriyeti’nin vazgeçmesi istenmiştir. Türkiye de artık İslamî politikalar gütmeyeceği sözünü verdiği için ona uygun bir iç ve dış politika izlemek zorunda kalmıştır. Yani Müslüman anlamı ile beraber ırkî ve kültürel anlamı da olan Türk kavramı, Lozan’da stratejik bir anlam yüklenerek sadece Müslüman anlamında kullanılmıştır. 

 

Lozan’da azınlıkların yani gayri Müslimlerin hakları güvence altına alındıktan sonra yeni devletin kurduğu yeni rejim ve inkılapların tamamı Türkü, yani Müslümanı klasik alışkanlıklarından kurtarmak, yeni bir Müslüman tipi yaratmak şeklinde olmuştur. Mustafa Kemal Paşanın çabası bu yöndedir.

 

Türkiye’nin İslamcı politikalar gütmeme kararını Müslümanlar yani Türkler anlamakta ve kavramakta geç kalınca, Osmanlı’dan kalma çok az sayıdaki İslamsız Türklere ilginç fırsatlar doğmuştur ve boşluk kısa sürede doldurulmuştur.

 

Orta ve Doğu Avrupa kökenli mühtediler ile Sabetaycı denen bu kişilerin Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yarattıkları yeni kimlik, tahrif edilmiş Türk kavramına dayanmaktadır. Türkün içindeki Müslüman anlamı alınmış, geriye tek kelime ile İslamsız Türkçülük kalmıştır. Mustafa Kemal Paşa, Lozan’da Türk kavramını stratejik bir kavram olarak Müslüman anlamında kullanırken İslamsız Türkçüler yayın organlarında ve siyasal yorumlarında Türkün içindeki Müslümanı çıkararak ırk anlamında Türk şeklinde kullanmakta ısrar etmişler ve kısa sürede başarılı da olmuşlardır. Aslen Müslüman olmayan bu aşiretler, kendi konumlarını kuvvetlendirmek için Lozan’a aykırı bir şekilde Türkü ırk anlamında kullanarak zaman zaman ortaya çıkan Kürt isyanlarına ve son dönemde bedelini ağır ödediğimiz Kürt sorununa da öncülük etmişlerdir. Azınlıkları Yahudi ve Hıristiyan, Türkü de ırk olarak tanımlayanlar elma ile armutu toplamaya çalışmışlar. Üzülerek belirtmemiz gerekir ki; ilme, hukuka, akla ve mantığa aykırı bir şekilde bir milletin gözleri önünde bunu başarmışlardır.

 

İslamsız Türkçü aşiretler, sistem içinde güçlendikçe tüm kavramları küçücük aşiretlerini hep iktidarda tutacak şekilde yorumlamışlardır. Laikliğin bu kadar rijit ve Müslümanlık karşıtı yorumlanması ve uygulanması da bu aşiretlerin marifetidir.

 

Cumhuriyet tarihinin yürütücü kadroları diyebileceğimiz İslamsız Türkçüler, Kürt sorununu çözmek istemedikleri gibi, geçmiştekine benzer, gelecekte yeni çatışmaların tohumlarını da serpmişlerdir. Muhtemel Alevî – Sünni çatışması bu aşiretlerin İslam ve laiklik yorumlarının eseri olacaktır.

 

Bir kimse çıkıp;

 

“Ey Kürtler, bugün yaşadığınız acıların tek bir nedeni var, o da Müslüman olmanızdır. Türkü ırk anlamında kullanıp sizi Kürtçülüğe ikna edenlerin amacı, size bir devlet hediye etmek değildir; sizden bir tek şey isteniyor. O da Müslüman olduğunuzu unutacak kadar Kürt olduğunuzu konuşmanız ve sizi bekleyen acıları yaşamanızdır”.

 

Bu noktada hepimizin yaşadığı acıları bitirmek ve kardeşler topluluğu olduğumuzu kanıtlamak için paraya da, silah da gerek yoktur. Bize Müslüman olmayı unutturanların kimliklerini ve niyetlerini açıklamak yeterlidir. Bu da zor değildir. Zor olan;

 

“Bir dakika arkadaşlar, İran devriminin olduğu o günlerde solcu ve marksis PKK olmasaydı, bizler neyi konuşur ve neleri ümit edebilirdik” sorusunu soracak bir kişinin çıkmasını ümit etmektir.  

 

Bu kadarlık açıklama bile sorunun yapaylığını ortaya koyabilecek niteliktedir. Bu nedenle bu aşamadan sonra, sorunun daha fazla konuşmaktansa bundan sonra yapılacaklara gelmek daha doğru olacaktır:  

 

-Her şeye rağmen Kürtlerin, Kürt olmayanlarla evliliği devam etmektedir. Bu evlilikler daha da arttırılabilir. Her politik kararın uygulamasında gösterilen stratejik özen, bu konularda daha fazlası ile gösterilmelidir.

 

-Bölge halkı Türkiye’nin farklı yörelerine tarlada, ahırda, inşaatta, balıkçılıkta, fabrikada… geçici süreler ile de olsa ailece çalıştırılmalıdır. Çalışılan yerlerde mütevazi barınma olanakları sunularak o yörelere yerleşmeleri dolaylı olarak teşvik edilmelidir. Bu arada erkek çocukların, yörenin kızları ile evlenmelerine, çocukların da yöre okullarında okumalarına yardımcı olunmalıdır. Aşağılanma, hor görülme gibi tutumlardan uzak durulmalıdır. Bunlar yapılırken aşırı bir nüfusun bir yerde yoğunlaşmamasına da dikkat edilmelidir.

 

-Kürt kökenli vatandaşların eşlerine acilen çalışabilecekleri işler bulunmalıdır. İşlerin niteliği kadınları çocuk doğurmaktan ve politik mücadeleden uzak özellikte olmasına özen gösterilmelidir.

 

         -Teslim olan örgüt üyeleri askerlikten muaf olmalıdır.

 

-Ülke genelinde hazine arazilerinin %20’si ikiye ayrılmalı, yarısı on dönüm halinde Doğu ve Güneydoğu’da beş yıl görev yapan asker ve polislere tahsis edilmelidir. Diğer yarısı da gelip teslim olmuş PKK örgüt üyelerine evlenme ve yerleşme karşılığı tahsis edilmelidir. Bu kişilere hayvancılık veya tarım kredisi de verilebilir. Dağıtılan araziler, teslim olanları ıslah olmaya ikna edici özellikte olmalıdır. 10 yıl içinde suç işlememeleri durumunda da arazinin sahibi olabilmeliler. (Asker ve polise de verilmesinin nedeni muhalefeti önlemektir. Bu kişiler tahsis edilen arazileri kullanacaklarsa ellerinde tutabilirler, kullanmayacaklarsa iki yıl sonra geri alınabilmelidir.) 

 

         -Tüm Türkiye 3-5 bin kişinin yaşadığı mahallelere ayrılmalı ve en geniş özgürlükler mahallelerde yaşanmalıdır. Her mahalle ayrı bir yönetim birimi olmalı, yönetim de seçimle oluşmalıdır. Böyle olunca özgürlükler ne kadar kötü niyetle kullanılırsa kullanılsın, sonunda 3-5 bin ile sınırlı bir toplulukta kolayca önlenebilecektir. Bir de birbirine yakın toplulukların kendi aralarındaki eskilere dayanan veya sonradan ortaya çıkması muhtemel anlaşmazlıklar, mahalleleri birbirinde uzaklaştıracak ve birlikte isyan etmelerini zorlaştıracaktır. İslamsız Türkçüler, bölgede o kadar yanlış politikalar izlediler ki, aralarında bitip tükenmeyen kan davalarını bile unutturdular. Kısa bir süre sonra da insanlar Olağanüstü Hal Bölgesi çapında birlik ve beraberlik içinde hareket etmeye başladılar.. Devletler arasındaki dengeler ne kadar önemli ise halklar, aşiretler arasındaki dengeler de o kadar önemlidir.. Bunları ihmal edildi.  

 

         -Avrupa’da Kürt nüfusun artışı desteklenmelidir. Hatta Batılı devletlerin vatandaşı olmaları için özel yöntemler geliştirilmelidir. Örneğin, vatandaşlık için aranan şartları muvazaalı bir şekilde Türk devleti hazırlamalı. Avrupa’da da başlarına bir iş geldiğinde ise yardımlarına koşmalı ve Türk Devleti’nin sıcak ilgisi hissedebilmeli.    

 

         -Türki Cumhuriyetlere ticaret yapmaları stratejik olarak desteklenmelidir. Bir süreliğine para kazanmalarına da yardımcı olunmalı.. Sonunda o ülkelere yerleşmeleri ve ora halkı ile evlenmelerine dolaylı yardımcı olunmalıdır..

 

         -Toplu Konut İdaresi’nin yaptığı konutlara bölge halkının üye olmaları teşvik edilmeli, konutlar orantılı olarak bölge halkına da dağıtılmalıdır. Böylece Türkiye’nin her yöresinde dengeli ve evlenerek kaynaşan bir demografik yapıya dönüşmesi sağlanmalı.

 

         -Önümüzdeki dönemde inşaat sektöründe ciddi bir canlanma beklenebilir. Buna hazırlık için D.ve G.Doğu bölgesinde inşaat işçisi ve kalfası yetiştiren meslek edindirme kursları açılmalı. Buralarda eğitim görenlere inşaatlarda iş bulmalarına yardımcı olunmalı. Bölge insanını Türkiyeli yapacak benzer projeler uygulanmalı.. 

 

         -Yabancılara, TOKİ’nin konutlarını satın alma hakkı tanınabilir. Bunun pazarlaması öncelikle Türki Cumhuriyetlerde ve Arap ülkelerinde yapılabilir. Doğu ve G.Doğu’da yapılan konutlar Türki Cumhuriyetlerde, Ege ve Akdeniz sahilleri Arap ve Batı ülkelerinde pazarlanabilir. Böylece bölgeye dışarıdan nüfus aktarılmış olacak ve homojen yapı bozulacaktır.    

 

         -Mustafa Kemal Paşa Lozan’da mübadeleyi ve plebisiti benimsemiştir. Bu nedenle Türkiye’nin herhangi bir yerinde insanların ırklarına ve dinlerine bakmaksızın Kuzey Irak’ta yaşayanlarda da ırk ve din ayrımı yapılmadan T.C. veya Irak vatandaşı olmalarına geçici bir süreliğine izin verilebilir. Türkiye’de yaşamak istemeyenler Irak’a, Irak’ta yaşamak istemeyenler de Türkiye’ye gelebilmelidir. Irak’ta çok cazip bir ortam oluşmadan bu seçenek iki ülke insanlarına tanınmalıdır.

 

         -PKK’nın Irak’tan çıkarılmasını istemek stratejik açıdan doğru olmayabilir. Türkiye’de yaşamak istemeyenler Irak’a gidebilirler. Ayrıca köken olarak Talabani ve Barzani’nin kabilelerinden olmadıklarından yakın bir gelecekte bu guruplar arasında Türkiye’nin çıkarlarına hizmet eden çatışmalar çıkabilir. Bu tür gelişmeleri beklemek gerekir..

 

        

NOT            : Yabancılara mülk satışı belli kurallar bağlanabilir. Şu anda Türkiye’den toprak alıp Türkleri topraksız bırakacak bir sermaye var; ama, topraklara yerleşecek nüfus yok. Türkiye’yi bölmek istiyor diyebileceğimiz devletlerin hepsinin genç nüfus bulamama gibi ciddi bir sorunu var. Bu nedenle uzun vadede nüfus tehlikesi görünmüyor. Ama sermaye tehlikesi var. Önlem de buna alınabilir.

 

Bir kişinin 5 dönümden fazla arsa sahibi olamama şartı, kabul edilebilir bir önlemdir. Ayrıca bir belediye veya köy mücavir alanı içinde yabancıların alabileceği toplam arazi %20’yi geçmemesi de ayrı bir şart olabilir. Nüfus yoğunluğuna gelince.. Vatandaşlık şartları ile geçici mukimlik şartları farklı olduğundan vatandaş olma şartları zorlaştırılabileceği gibi geçici mukimlik de o kadar kolaylaştırılabilir.

 

Geçici mukimler, daha fazla hazine ve orman arazisini nakit parayı rehin bırakarak kullanabilirler. İstedikleri zaman rehin bıraktıkları parayı, döviz cinsinden değeri korunmuş olarak geri alarak Türkiye’yi terk edebilirler. Ormanlara zarar vermişlerse tazmin ederler, geliştirmişlerse de kâr olarak nakte dönüşmüş şekli ile alırlar.

 

Yabancılar mülkiyetlerine sahip olamadıkları arazileri halktan veya hazineden kiralayıp büyük tarım işletmeleri kurabilirler. 

 

Her ne olursa olsun devlet, ülke topraklarının %20’sini sürekli elinde tutabilecek bir sistemi kurmalıdır. Bu arazilerin sahibi hazine olmak ve istediği zaman da zararlarını tazmin ederek el koyma hakkı saklı kalmak şartıyla, onları da Türk halkına kiraya verebilir. 

                                                                                   Harun Özdemir

 


Bu Yazıyı Oylayın: 

Yorumlar
Muhammed Tuna [ 04 Nisan 2007 03:48:34 ]
özellikle tesbitlerinizi son derece gercekci buldum. öncelikle zihinlerde çizilen haritaları kimlerin çizmek istediklerini ve buna alet olanları çok net bir şekilde kaleme almışsınız. tebrik eder saygılarımı sunarım...

Fikret ASLAN [ 30 Mart 2007 03:22:06 ]
Saygıdeğer Harun Abim, yazılarının abonesiyim ve yazdıklarınız hepimize ışık olmakla birlikte bilinmeyen ve/veya aklımıza gelmeyen konular hakkında da fikir sahibi olmaktayız... Ama şu yabancı doktor işi hakkında görüşlerinizi çok merak ediyorum. Saygı ve selamlar.

Diğer Sayfalar: 1. 

Yorum Yazın
İsim:


E-Posta:


Mesaj:
       
       
       
       
Kalın | İtalik
Altçizgili | Link