Yakın Tarihimizde İktidar Oyunları -1-
Kategori: Siyaset  |  Okunma: 2450  |  Puan: 7,7  |  04 Eylül 2007
 
YAKIN TARİHİMİZDE İKTİDAR OYUNLARI
 
Giriş:

 

Yakın tarihe ilişkin olayları açıklayan tarih modelleri üzerinde yeniden düşünmek gerek. Çünkü yakın tarih, bir anlamda “devam etmekte olan bir iktidar kadrosunun tarihi” gibi bir şeydir! Eğer bu doğru ise açıklayıcı tarih modelleri denen sunumlar, apaçık bir manipülasyondur! Resmi veya gayr-ı resmî tarih, hiç fark etmez. Önümüze konan tarih modelleri, aslında birer iktidarı koruma veya elde etme ideolojileridir. Bilindiği gibi “tarih” dediğimiz zihinsel ve emprik uğraş, bu olmamalıdır. Bunların dışında bir çaba olmalıdır. Açıklamalıdır. Belgeler sunmalıdır. Sonunda taraflar gerçek yüzleri ile görülebilmelidir.

 

Konu tarih olunca, bilime inanan, safça inananlar için tehlike bir tane değildir. Birçok kaynaktan, her konuda, gün boyu inançları pekiştirici, “Yeter!” dedirtecek kadar bilgi, müminine sunulmaktadır. İşte yakın tarih de böyle bir âyindir. Putları ve mumları bol bir âyindir.

 

Dünyanın her yerinde olan, bizde de olur. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Osmanlı’da yenilgi ile biten her savaştan sonra galip devlete yakın bir paşa, nasıl sadrazam olmuşsa ve onunla uyumlu bir bürokrasi iktidara gelmişse... 62 bin İngiliz askeri, toplam işgalci asker sayısı yaklaşık 180 bindir, silah kullanılmadan ülkeyi terk etmişse, bu da doğal tarihi tecrübe gereği, kendi bürokrasisini iktidar yapmıştır. Yine bir doğal gelişme olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslar arası kuruluş sözleşmesi olan Lozan Antlaşması da, kendi iktidarını ve bürokrasisini yaratmış olması gerekir. Bunda şaşılacak ne olabilir?

 

II. Lozan görüşmeleri sonunda İsmet İnönü antlaşmayı imzalayıp Ankara’ya döndüğünde, tren garının ikinci katında bir yemek verilir. Bu yemeğe Milli Mücadelenin önde gelen paşaları çağırılır.. Çünkü yeni durumun değerlendirmesi yapılacaktır.. Akşamın yoğun gündeminin bir yerinde İsmet İnönü, Kazım Karabekir’e “Biz bu ülkeyi artık namuslu insanlarla yönetemeyiz. Bize namussuzlar lazım!” der.

 

İsmet İnönü, ne dediğinin farkındadır ve yeni dönemi özetleyecek daha iyi bir cümle de bulamamıştır. Birbirlerinin karakterlerini iyi bilen iki kişi arasındaki bu diyalog, aslında yakın tarihin iktidar kadrosunun iki dost açısından anlaşılabilir en açık tanımıdır.

 

Osmanlı Devleti’nde azınlıklar, zaman zaman kendi aralarında ilginç iktidar kavgaları yapmışlardır. Müslümanların başarılı olamadıkları veya ilgi göstermedikleri alanlarda, siyasi ve ekonomik koşulların gereği Yahudi, Rum ve Ermeni cemaatlerine önemli görevler verilmiştir. Bu da doğal olarak azınlıklar arasında kıskançlıklara ve paylaşılamayan iktidar kavgalarına sebep olmuştur.

 

 

Sabetaycılar ya da İslamsız Türkler:

1660'larda Yahudilerden kopan Sabetaycılar, Müslüman olmayı seçerek azınlıklar arası iktidar yarışının dışında kalmışlardır. Bu cemaat, 1660’lardan 1909'a kadar, bazı münferit olaylar hariç Mason Locaları dışında cemaat olarak önemli denebilecek bir fırsat yakalayamamışlardır.

 

Uluslar arası iktidar odaklarının kadro çalışması denebilecek nitelikteki “Mason Locası” örgütlenmesinde Sabetaycılar da yer almıştır. İlk denemeleri İstanbul’da yapılan Mason Locası kurma ve geliştirme faaliyetleri, II.Abdülhamid iktidarının yoğun takibi sonunda başarısız olmuştur. İstanbul’da zaman kaybedenler, bir süre sonra çalışmalarını Selanik’e kaydırmışlar ve kısa sürede amaçlarına ulaşmışlardır.

 

Şehzadelerden şeyhülislamlara, ulemadan ümeraya, medreseden matbuata... Yahudisi, Rumu, Ermenisi, Marunisi, Batıcısı, Milliyetçisi, İslamcısı, Arnavutçusu, Arapçısı, Kürtçüsü, Türkçüsü... herkes mason locasına alınmıştır, Sabetaycılar da. Enderun kapatılalı yıllar olmuştur; yeni Enderun ise artık Loca'dır.

 

Mason Locaları hızlı gelişmesini ve Loca'da kurulan İttihat ve Terakki Partisi, iktidarı elde etmelerini öncelikle Masonlara sonra da belli ölçüde Sabetaycılara borçludur.
 
 
Rumlar ve Ermeniler:

1820’de yoğunlaşan Mora ayaklanması 1826’da Yunan Devleti’nin kuruluşu ile sonuçlanır. Bu da doğal olarak Rumların Osmanlı Devleti’nde prestijlerini sarsar. Bu gelişme Ermenilere ve Yahudilere yarar, onlar da bunu değerlendirirler.

 

Berlin Antlaşması ile ciddiyet kazanan Ermeni sorunu da Ermenilerin prestijini sarsar. Bu gelişme doğal olarak Yahudileri öne çıkarır. Her ne kadar Rumlar ve Ermeniler hepten dışlanmasalar da mevzilerinin bir kısmını Yahudilere kaptırırlar.

 

Yunanlılar, bir devlet kurarlar, fakat ekonomik olarak da iflas ederler. “Devlet olduk” sevinci fazla sürmez, Yunanistan’a coşku ile giden Rumlar, bir süre sonra iş bulmak için Osmanlı Devleti’ne kitleler halinde geri dönmeye başlarlar. Aydın, İzmir, Ayvalık ilk sığınılan yerlerdir. Göçün arkası kesilmez, Rum işçilerin sayısı o kadar artar ki, Müslümanlar işsiz kalır. Bu kez de Müslümanlar iş bulmak için Ege’nin kırsalına ve Anadolu’nun içlerine doğru göçmeye başlarlar. Geçici işçi olarak gelen Rumlar yerleşmeye başlarlar. Ege kıyılarındaki hızlı Rum nüfus artışı devam eder ve sayı 1,5 milyonu bulur. 1897’de Osmanlı-Yunan Savaşı başladığında da Ege’de yaşayan Rumların bir kısmı, Yunanistan’a geçer ve orduda görev alır.

 

Bu savaş Rumları, tırmanan Ermeni terörü de Ermenileri iyice gözden düşürür. II.Abdülhamid tahttan indirilene kadar belli ölçüde sistem içindeki varlıklarını koruyan Rumlar ve Ermeniler, İttihat ve Terakki iktidarında mevzilerini Sabetaycılara bırakırlar.

 

Rum ve Ermeni ayaklanmaları, Osmanlı Devleti’nin başlatmadığı ama mücadele etmek zorunda kaldığı sorunlardır. Genel olarak Rumların ve Ermenilerin yabancılar tarafından kışkırtıldığı bilinir ama yabancıların kimler olduğu pek merak edilmez. İngilizler, Ruslar, Fransızlar, Amerikalılar… denir, detayına bakılmaz. Oysa bu devletlerde de iktidarlar çok parçalıdır ve her bir parça Ermeni ve Rum sorunları ile farklı açılardan ilgilenir. 

 

Rum ve Ermeni sorunu bugün bile kimler tarafından kollandığı sorgulanmamaktadır. Türkiye’nin dış politikada, alçak süründüğü günlerde fazla bir varlık gösteremediği bir gerçektir. Bununla beraber Türkiye’yi dünyaya pazarlayan ve ülkenin rantını hanesine ciro eden odak, 1945’ten sonra tektir ve bu da ABD Yahudi Lobisidir. (devamı var)

                                                    Harun Özdemir


Bu Yazıyı Oylayın: 

Yorumlar
önder TARIM [ 22 Haziran 2008 12:56:52 ]
Zulümle abad olan, ömrü bedbaht olur ve olacaktırda. Tespitlere katılıyorum ve umut ediyorum, bu ülke insanları o güzel günleri mutlaka kucaklayacaktır.

Fikret ASLAN [ 05 Eylül 2007 06:29:21 ]
Biz bu ülkeyi artık namuslu insanlarla yönetemeyiz. Bize namussuzlar lazım!

                                                             -İsmet İNÖNÜ-

Bu tarihi söz aslında sözde kalmamıştır ve Yahudi Lobisi tarafından Türkiyeyi yönetme biçimi olarak RESMİLEŞTİRİLMİŞTİR.

Ülkemizi sözde değil özde seven müslüman halk tabakası, ELİT (Namussuz) tabaka denilen zevat tarafından yıllarca yönetilmiş ve bu namussuz yönetim biçimi halkımız tarafından 22 temmuzda azıcıkta olsa yönetimden uzaklaştırılmıştır.

İsmet İNÖNÜ''nün bu tarihi sözündeki namussuz yönetim biçimi SÜLÜŞ''lerle başlamış MESUT kişilerce devam ettirilmiş ancak bu namussuzluğa karşı gelen Ülkemizin en büyük Yahudi iş adamlarından Üzeyir GARİH yukarıda sözü edilen kişilerce hunharca katledilmiştir ve ne gariptir ki bu olayın üstü bir daha açılmamak kaydıyla kapatılmıştır. Ve bana göre Cumhuriyet tarihimizin en büyük cinayeti olan bu olayın failleri ortaya çıkarılabilirse (ki bu failler herkes tarafından bilinmektedir) Ülkemizde her şey daha güzel olacaktır inşallah.

Güzel günler yakın, her şey güzel olacak.

Ellerinden öpüyorum Harun Abi, çok güzel yazmışsın.

ALLAH DEVAMINI NASİP ETSİN.






Diğer Sayfalar: 1. 

Yorum Yazın
İsim:


E-Posta:


Mesaj:
       
       
       
       
Kalın | İtalik
Altçizgili | Link