Yakın Tarihimizde İktidar Oyunları -2-
Kategori: Siyaset  |  Okunma: 2582  |  Puan: 9  |  25 Eylül 2007
 
YAKIN TARİHİMİZDE İKTİDAR OYUNLARI-2-
 
II.Abdülhamid’i devirmek için bir süreliğine Mason Localarında ve İttihad ve Terakki Cemiyeti’nde bir araya gelen Rum, Ermeni, Yahudi, Sabetaycı, Arnavut, Arap, Kürt, Türk… üyeler  II.Abdülhamid devrildikten kısa süre sonra birbirlerinden hızla uzaklaşırlar. Baştan konuşulduğu gibi herkes kendi yoluna gider..

 

Bir iki Hıristiyan Arabın Arapçılığı, Arapları Osmanlı Devleti’ne isyan ettirmeye yetmez. İttihad ve Terakki Cemiyeti iktidara gelince bir dizi karar alır: Şerif Hüseyin İstanbul’da gözetim altında yaşarken sanki isyan etsin diye Arabistan’a gönderilir. Bu da yetmez, Arap paşalar görevlerinden alınır ve işe yaramaz hale getirilir. Arapça okullar kapatılmaya başlanır… Cemal Paşa despotizmi ise bunların tuzu biberi olur.

 

Arapları Osmanlı Devleti’ne isyan ettirmek için İngiliz altınlarının yeterli olmayacağı bilinmektedir. İngilizler bu uğurda çok altın harcamışlar ama başarılı olamamışlardır. Çünkü isyanı kışkırtacak içerideki manivela bulunamamıştır. Sonunda o da bulunur ve Araplar yoldan çıkarılır. Cemal Paşa, onlarca Arap aydını asar, buna gösterilen tepki, Arapları hiç de istekli olmadıkları isyana ikna eder.

 

Rumlar ve Ermeniler Balkan, Araplar ve Arnavutlar da Birinci Dünya Savaşı yıllarında devre dışı kalırlar. Geriye savaşta asker, barışta çiftçi Müslümanlar, Yahudiler ve Sabetaycılar - İslamsız Türkler kalır.

 

Milli Mücadele öncesinde İstanbul ve Anadolu işgal edilince hanedan, ulema, ümera, medrese, bir kısım matbuat, Batıcı, İslamcı, Milliyetçi önderler Loca günlerini sorgularlar ama birçok şey için zaman geçmiştir, yapılacak fazla bir şey de yoktur..

 

 

Yahudiler ve Sabetaycılar:

Yahudiler, işgal ve Milli Mücadele günlerinde geleceğin belirsizliğine bakarak, açıktan “tarafsız” kalmayı, gizliden de Osmanlı Devleti lehine diplomatik faaliyetler yürütmeyi tercih ederler. O günlerde Yahudi Cemaatinin lideri olan Baş Haham Hayim Nahum Efendi, Vahdettin’in verdiği özel görev gereği, ABD ve Avrupa’da önemli ve sonuç alıcı diplomatik girişimlerde bulunur. Öyle ki, Hayim Nahum Efendi için, Lozan’ı oluşturan koşulların en etkin diplomatı bile denebilir.

 

Sabetaycılara gelince.. 1774’te Küçük Kaynarca Antlaşma görüşmelerinde dile gelen “Hasta adam” tanımlaması, 1876’dan sonra “ölmekte olan adam”a dönüşür... Dünya kamuoyu, Osmanlı Devleti’nin hızla Anadolu merkezli ulusal bir devlete doğru gittiğini tartışmaktadır. Yeni devletin yönetim modeli, ideolojisi, sınırları, ekonomi politikası, dinlere bakışı... Genel olarak belirmeye başlamıştır. Bu nedenle Sabetaycılar Osmanlı Devleti’nin geleceğini iyi görmezler. Bu ortamdan çıkış yolu ararlar. Sonunda Batı tipi okulların önemini keşfederler ve açtıkları okullarda cemaati hızla eğitmeye başlarlar. Böylece Sabetaycılar yeni kuşakları Batı’daki gelişmeleri izleyebilecek şekilde eğiterek Osmanlı Devleti’nin geleceğine yatırım yaparlar.

 

Mason Localarının özellikle İtalya ve Fransa’daki Meşriki Azamlık arşivlerine bakıldığında, Loca üstatlarının ve Sefirliklerin de yakından izlediği Sabetaycılar, İttihatçılarla başlayan yükselişlerini Lozan‘da iyi bir noktaya getirirler ve Antlaşmanın yürütücü kadrosu olmayı başarırlar.

 

Bu noktaya dikkat etmeyenler, Sabetaycıların Türkiye Cumhuriyeti’nde elde ettikleri ayrıcalığı kavrayamazlar ve Milli Mücadelenin ünlü paşaları arasındaki anlaşmazlıklara da bir anlam veremezler..

 

Sayıları 1,5 milyonu geçen Yunanlı Rum, Yunanistan’ın önce İzmir’i sonra da Ege’yi işgal ettiği yıllarda işgal kuvvetlerine verdikleri destekten utanarak ve başlarına geleceklerden de korkarak Türkiye’den kaçar gibi giderler. Endişeli de olsa, Rum işgal güçlerine destek vermediği için kendinden emin, işinde gücünde ve kötülük yapmadığından dolayı da tepki görmeyeceğini düşünen az sayıdaki Rum ise Türkiye’de kalır. Bu arada Milli Mücadele yıllarında Orta Anadolu’da yaşayan Ortodoks Türk Rumlar da vardır ki, bu insanlar tercihlerini Kuvvayı Milliye’den yana yaptıklarından, kazanan taraftadırlar ve yeni devletin geleceğinde söz sahibi olacakları beklentisindedirler. 

 

***

 

“Mübadele” konusu Lozan Antlaşması'nda yer alınca, 1924’te Anadolu’dan önemli bir Hıristiyan nüfus Yunanistan’a gönderilir. Papa Eftimci olarak da adlandırılan bu insanlar, Müslüman Türklerden önce Orta Anadolu’ya yerleşmiş, Ortodoks Hıristiyanlığı seçmiş, Türkçe konuşan Türklerdir.

 

Yunanlılar işgalin ilk gününden beri Türk Ortodoks Hıristiyanlar ile işbirliği yapmak istemiş ama başarılı olamamıştır. Çok önemli teklifler sunmalarına rağmen Türk Ortodoksları ikna edememişlerdir. İşte Yunanlıların Eskişehir’e kadar geldikleri günlerde Yunanlıların önemli tekliflerini reddeden Türk Ortodoksların 72 metropolü 1921’de Kayseri’de bir araya gelerek kongre düzenlemişler ve oy birliği ile Milli Mücadeleyi destekleme kararı almışlardır. Nutuk’ta övgü ile anılan Papa Eftim, hem cemaatin hem de kongrenin lideridir…

 

II.Lozan görüşmelerinde mübadeleyi teklif eden, Dr. Rıza Nur’dur. Görüşmeler sırasında Türkiye’nin her tezine itiraz eden Lord Curzon, ilginç bir şekilde bu teklifi hemen kabul eder ve Türkiye ile Yunanistan arasında mübadele konusu karara bağlanır. Kısa süre sonra da Türk Ortodoks Rumlar trenlere bindirilerek Yunanistan’a gönderilmeye başlanır. Türk Ortodokslar, Milli Mücadeleyi destekledikleri için Yunanistan’a gittiklerinde başlarına nelerin geleceğinden emindirler; bu nedenle de gitmek istemezler. Yalvarırlar, yakarırlar, fakat sonuç alamazlar. Aldıkları cevap çok açıktır: “Türksünüz ama Müslüman değilsiniz!”

 

Mustafa Kemal’e başvururlar, araya girenler olur ve sadece Papa Eftim ve ailesi için ayaküstü istisnai bir kanun çıkarılır ve yaklaşık 70 kişi kurtarılır. Mübadele ile Ankara, Yozgat, Kayseri, Niğde, Konya, Nevşehir, Eskişehir... gibi illerden yaklaşık 100 – 120 bin kişi Yunanistan’a gönderilir.

 

Mübadeleye kadar Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde 6.500 civarında Sabetaycı yaşadığı kayıtlardan anlaşılmaktadır. Mübadele ile ne kadar Sabetaycının geldiği ise tam olarak bilinmemektedir. 20.000 ile 100 bin arası farklı sayılar ileri sürülmektedir.  

Lozan Antlaşması’nda yer alan İstanbul dışındaki Hıristiyanların mübadelesi maddesi, bir yandan Anadolu’yu Müslümanlaştırırken, diğer yandan da iyi eğitimli ve Sabetaycılar ile rekabet edebilecek Hıristiyanları da önce Anadolu’dan sonraki yıllarda da İstanbul'dan uzaklaştırmıştır.  

 

Türkçe konuşan Türk Ortodokslar gönderildikten hemen sonra bu kez de Yahudi düşmanlığı başlar. Lozan sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetiminde söz sahibi olanlar, ileride kendilerine rakip olacaklarından emin oldukları Yahudilerden kurtulmaya çalışırlar. Buna kalkışmalarında yurt dışı kaynakların etkili olduğunu ileri sürenler de vardır. Türkiyeli Yahudiler gelişmelere hazırlıksız yakalanırlar.

 

Yahudi düşmanlığı kampanyasını gazete ve dergiler başlatır, halk kışkırtılır, gençler sokağa dökülür, Yahudiler sokağa çıkamaz hale getirilir, arkasından yasalar çıkarılır, Yahudiler Türkçe bilmedikleri için tüm meslek odalarındaki yöneticiliklerini kaybederler. Bir süre sonra da mesleklerini icra edemez duruma gelirler. Çünkü yeni yasa çıkmıştır ve Yahudiler Türk değildir! Yerlerini ise ne tesadüf ki, Türk isimli Sabetaycılar alır...

 

Sabretmesini iyi bilen Yahudiler, bunların geçici olduğunu düşünürler, geçmesini beklerler, sabrederler... Geçmez. Hüseyin Cahit Yalçın, Yaşar Nabi Nayır, Yunus Nadi, Doğan Nadi, Nadir Nadi, Yusuf Ziya Ortaç, Celal Nuri İleri, Orhan Seyfi Orhon, Ahmet Emin Yalman, Simaviler... gibi yayın dünyasının önde gelen Sabetaycı ve Karaimci isimleri devlet desteği ile çıkardıkları gazete ve dergilerinde “Vatandaş, Türkçe Konuş!” kampanyaları ile İstanbul, Bursa, Edirne ve İzmir’i Yahudilere ve Türkçe bilmeyen Levantenlere dar ederler. Hakimiyeti Milliye-Ulus, Vakit- Kurun, Cumhuriyet, Tan, Yeni Asır, Son Posta, İkdam, Zaman, Haber Akşam Postası, Açık Söz, Yeni Sabah, Edirne Milli Gazete gibi gazeteler ve Ülkü, Orhun, İnkılap gibi dergiler, Türk İslam tarihinde Yahudilere karşı görülmemiş hakaretler yapılır. Gazetelerin özellikle çok satılan pazar günkü sayılarının en sık işlenen konusu Yahudi aleyhtarı yazılar olur.

 

Yahudiler sonunda Türkçe de öğrenirler, fakat aleyhte kampanya devam eder. Bu defa da “Müslüman değilsiniz!” derler. Gazetelerin karikatür ve mizah köşelerini, çoğunlukla yobaz görüntülü mürteci Müslüman tipler ile zengin olma hırsıyla hareket eden cimri ve sömürücü Yahudi tipler işgal eder. Karagöz, Karikatür ve Akbaba gibi mizah dergilerinin en önemli konusu karikatürize edilmiş yobaz Müslüman din adamı ile Yahudi tipleridir.

 

Bu dönemde başka şeyler de olur. 1926’da Bursa’da Hıristiyan okulunda okuyan 4 Müslüman kızın Hıristiyanlaştırıldığı haberi Sabeyatcı Hüseyin Cahit Yalçın tarafından kamuoyuna duyurulur. Olaya tepki büyük olur, bütün Sabetaycı basın Türklerin Hıristiyanlaştırıldığından bahsederler. Halk şaşkındır. Olanlara inanamamaktadır. Mustafa Kemal bu olayı gerekçe göstererek yüzlerce azınlık okulunu kapatır. Çünkü bu okullar, Lozan’a göre ancak misyonerlik faaliyeti göstermeme… koşulu ile faaliyet gösterebilmektedirler. Sınır aşılmış ve antlaşma çiğnenmiştir. Yüzlerce Hıristiyan Okulu kapatılır. Aradan birkaç ay geçer. Gazetelerde küçük bir haber yayınlanır. Hıristiyan yapılmış Türk kızlar, tekrar Müslüman olmuşlardır! Okuyabilenler derin bir nefes almış ve rahatlamışlardır...

 

Yahudilere dönük aleyhte yayın kampanyası hız kesmeden devam eder. Köşeye sıkıştırılan Yahudiler, heyetler oluştururlar, Ankara’da hükümet düzeyinde görüşmeler yaparlar, sonuç alamazlar. Abraham Galanti gibi hükümet ve Mustafa Kemal katında prestijli kişilerin başkanlık yaptığı heyetler de devreye girer ama sonuç değişmez.

 

Tescilli Sabetaycıların yürüttüğü Yahudi aleyhtarı kampanya haddi aşar. Trendeki bilet satıcısı, lokantadaki garson, tezgâhında domates satan pazarcı, dişçi, doktor, avukat, şirket sahibi... Yahudiler işlerinden olurlar. Türkçe öğrenirler, yine olmaz. Ankara’ya defalarca heyetler gider, bağışlar yapılır, hatta THK’na uçak alınır, bir türlü olumlu sonuç elde edilemez. Durum Yahudiler için dayanılır gibi değildir. Bunlar olup biterken, dünyanın her yerinden İsrail’e Yahudi nüfusu taşınır, Türkiye’den de yaklaşık 80-90 bin Yahudi İsrail’e göç eder.

 

Yahudi cemaatinin önde gelenleri sonunda ABD’deki Siyon liderlerinden yardım isterler, baskıların durmasını isterler. Siyon temsilcileri İstanbul’a gelir, Cemaatin önde gelenleri ile görüşür. Cemaati yatıştırmaya çalışır. Çünkü yakında İsrail Devleti kurulacaktır, Türkiye bu devleti tanıma sözü vermiştir, sabır dilerler ve ayrılırlar...

 

Yahudi aleyhtarı kampanya devam eder. Tek çare vardır, ya oluşmakta olan İsrail’e göç etmek, ya da kalıp her şeye sabretmektir. Her ikisini de tercih edenler olur.

 

Mustafa Kemal, ileri boyutlara varan Yahudi düşmanlığından rahatsız olmaz. Nedense Yahudiler de Mustafa Kemal’den şikâyetçi olmazlar. Yönetimde herkesin ortak hedefi başbakan İsmet İnönü’dür.

 

Hitler’in antisemitik kampanyaları dünya basınında ayyuka çıktığı bir dönemde bile nedense Türkiye’de olup bitenler görülmez.

 

Konuşanlar resmen konuşmakta veya durumdan vazife çıkarmaktadır. Örneğin Şevket Süreyya Aydemir, resmen konuşmaktadır, Sanayi Bakanlığı’nda Sanayi Tetkik Reisi’dir. Şikâyetlere “Türkçe bilmiyorsunuz!” türünden yanıtlar verir.

 

İlginçtir, 600 yıl Osmanlı Devleti’nde birçok ırk ve din bir arada, dilinde ve dininde en ufak bir değişiklik yapmadan yaşamıştır. Nasıl olmuşsa Türkçe öğrenme ihtiyacı da duymamışlardır. Kimse rahatsız değildir. Daha ilginci Türkçe bilmemek, Yahudilerin, Rumların, Ermenilerin ve Levantenlerin ticaretine bir zarar da vermemiştir…

 

Gün gelmiş, birileri akletmiş, bu insanlara neden Türkçe öğrenmediklerini sormuş, bilmedikleri için de sistemden dışlamıştır! “Madem Türkçesizlik mala zarar”, demişler, öğrenmişler, fakat Şevket Süreyya Aydemir’i tatmin edememişlerdir. Aydemir biraz kendi, biraz devlet, biraz da milleti(!) adına konuşurken “Tamam, Türkçe öğrendiniz ama Müslüman değilsiniz!” derken hiç zorlanmamıştır. Aydemir’le görüşmeye gelen cemaatin önde gelenleri “Vergi verdiklerini, zaman zaman THK’na, Kızılay’a bağışlar yaptıklarını, başka sorumluluklar da üstlenebileceklerini…” dile getirirler, fakat sonucu değiştiremezler. Çünkü Aydemir sadece yakın tarihle ilgilenmemektedir, onun tarih bilgisi sanılanın aksine “Yaptığınız bağışları, 400 yıldır sizin adınıza yaptığımız askerliğe sayın” demeye yetecek kadar derindir!

 

II.Dünya Savaşı başladığında ise iş çığırından çıkar. Asker olabilecek yaştaki İstanbullu Rumlar ve Ermenilerle beraber Yahudiler de Aşkale, Eskişehir, Konya... gibi yerlerdeki çalışma kamplarına gönderilirler. Yol inşaatlarında çalışırlar, kar yağdığında da yolları süpürürler...

 

Çılgınlık devam eder. Varlık Vergisi çıkarılır, rakamlar çok yüksektir, ödeyemeyenler vergi borçlarını ödemek için çalışma kamplarına gönderilirler. Fakat bu arada İnönü, ilginç bir adım daha atar, varlık vergisini kardeşine, hatta kendisine bile uygulatır. Bundan Sabetaycılar da payına düşeni alır.

 

II.Dünya Savaşı hazırlıkları vergi gelirleriyle finanse edilmeye çalışılır. Doğal olarak vergiler yüksektir. Varlık vergisi ise çok çok yüksektir. Ama Müslüman ve Sabeyatcılara takdir edilen vergiler Yahudi, Rum ve Ermenilere takdir edilenler kadar yüksek değildir. Ayrıca vergi borcunu ödeyemeyen Müslüman ve Sabetaycı mükellefler çalışma kamplarına da gönderilmezler. Buna rağmen Sabetaycılar vergiye tabi olmaktan hoşlanmazlar ve bu duruma içerlerler…

 

Halka gelince... Büyük çoğunluğu köyde tarım ve hayvancılıkla yoksulluğu yenmeye çalışır. Gençler askerdir. Dini cemaatlere karşı yapılan farklı uygulamaları ise ancak İstanbul, Bursa, Edirne, İzmir ve Ankara’da yaşayanlar görebilir. Çoğunluk gelişmelerden habersizdir. Türkiye’de çok şey olmaktadır. Fakat analiz yoktur. İdeolojik bir sessizlik vardır. Müslüman halkın dikkati ise ezanın neden Arapça okunamadığı üzerinde yoğunlaşmıştır. Kimsenin sanayileşme, iç ve dış ticaret, meslek odaları, bankalar, krediler, üniversiteler, basın, sinema, tiyatro, müzik... gibi bir sorunu yoktur. Çünkü halkın bir köyden diğerine gidecek parası yoktur.

                                                      Harun Özdemir


Bu Yazıyı Oylayın: 

Yorumlar
Şinasi [ 01 Ekim 2007 17:54:17 ]
Merhaba,
Yazınız çok güzel bir dille anlatılmış.
Bunlarla ilgili kaynak verebilirseniz sevinirim.
Devamını bekliyoruz...

Fikret ASLAN [ 25 Eylül 2007 07:10:03 ]
Yahudilere karşı halkı kışkırtan ve bu yahudilerin İsraile göçe zorlayan gözü dönmüş sebataycıların asıl amacı İsraildeki yahudi nüfusun çoğalmasını sağlamaktı bence...
İsrail devletinin temelini ABD atmıştır ama temeline harcı bizim Türkiyemizin sebataycıları doldurmuştur.
Ve o vatan haini sebataycılar maalesef bugünde Ülkemizde söz sahibidirler...
Ülkemizin bütün zenginliklerini elinde bulunduran bir kaç sebatay aile günümüz gündemine yön verip halkımızı parçalara ayırmakla meşgul olmaya devam etmektedirler.
Yüzlerce yıl önceden yapılan planlar yavaş yavaş devreye sokulmaktadır ve biz müslümanlar hala yarın ne yapacağımızı bile bilmiyoruz.
Sahi Harun Bey hafta sonu ne yapcaz...
Benim bir planım yok, senin varmı...?



Diğer Sayfalar: 1. 

Yorum Yazın
İsim:


E-Posta:


Mesaj:
       
       
       
       
Kalın | İtalik
Altçizgili | Link